Varoluşçuluğun babası, biraz da onlar tarafından sulandırılan büyük filozof Kierkegaard’ın kitabı kimlik bulma, kendini keşfetme süreçlerini ele alıyor. Doğası gereği oldukça soyut ve karmaşık bir konuyu yine soyut ve karmaşık olarak inceliyor. Şanslıyım ki, bu süreçlere çok ilgili olan, yıllarca bu “işkenceye” gönüllü olarak talip olan ve son yıllarda yüzlerce lisans öğrencisini de bu işkenceyi çekmeye davet eden ben için oldukça faydalı oldu bu kitaba ayırdığım zaman.
Kierkegaard, kendini arama yolundaki insanların üç gruba ayırıyor:
-Bir Ben’i olduğunun farkında olmayan Umutsuz,
-Kendisi olmak istemeyen Umutsuz,
-Kendisi olmak isteyen Umutsuz.
O kurmaktan imtina etse de gelişim psikolojisi ve kariyer kuramlarından az buçuk anlayan biri olarak bu üç grup arasında hiyerarşik bir ilişkiyi ifade etmek yanlık olmasa gerek.
Her birimiz normal insanlar olarak dünyaya geliyor. Bir tavada kavrulan irmikler gibi kimimiz altta kalıp kararıyor, sertleşiyor; kimimiz hafifliğiyle üstlerde kalıp yanmadan, yıkılmadan yaşamına devam ediyor. İşte birinci grupta yer alan ve Ben’in ne olduğundan bihaber grup, toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan, sorgulamayan, sorgulamadığının farkında bile olmayan ya da koşullar tarafından hiçbir zaman sınanmayan topluluğu oluşturuyor. Ne vermeleri gereken kararların ağırlığı yüreklerini daraltır, ne de bir derinliğe sahip olamamayı dert edinirler. Öylesine, bir şekilde yaşayıp giderler. Bu elbette kötü bir şey değildir. Çünkü dünya dönüyorsa bunlar hatrına döner. Kolayca eğilip bükülebilir, erklerle çelişmeden ve sürtüşmeden huzur içinde yaşayıp ölürler. Kendi adıma hiçbir zaman bu evredeki mutluluk huzur ve gamsızlığın tadına varamadım. Varmayı dilemedim de.
Bir diğer topluluğumuz kendisi olmak istemeyen Umutsuz’lar. Burada bir işkenceyle tanışıyoruz. Bir şekilde içinde bulunduğu koşullara, geçmişine, yaşamın ve kaderin omuzlarına yüklediği sorumluluklara yabancılaşan kişi, sürekli birlikte olduğu kendinden uzaklaşmak istiyor. İşte burada kendinden kurtulamamanın işkencesine yakalanıyor. Bu grupta iki temel yolu var işkenceye kapılanın. Kaçmak ya da kabullenmek. Kaçmak kapsamında kişi, halihazırda olduğunu Ben’in yeteneklerini, yeterliklerini sivriltir, yaşamındaki rolünü yoğunlaştırır. Kimi zaman kendinden beklenenin fazlasını, mükemmeliyetçi bir şekilde yapan bir çalışan; kimi zaman çocuklarına gösterdiği ilgi ve takiple yaşamını değerli kılmaya çalışan -belki de kendinden kaçan- eşler. Böylesi bir kaçma girişimine ben de yıllarımı adadım. Bir dönem tüm yaşamım işimdi. Öyle adadım ki kendimi benliğimdeki tüm hırs ve iradeyi, aslında bana çok faydası olmayan ve asla bitmeyen görevlere yönelttim. Başarılı oldum olmasına ama gerçekte ne yaptığımı keşfettiğimde bu kaçış yolundan tiksinmem güç olmadı. Bu grubun yani kaçanların diğer bir topluluğu kendini eğlenceye, muhtemelen beyinsiz olan ve kendini tanımayan -birinci grupta tanımladığımız- insanlar topluluğuna sığınır, günü geçirmeye bakar. Yüreğinde bir acıyla ve bu acıdan kaçınarak dopamin bağımlısı halinde uyuşturucu, alkol ve diğer sorunlu alışkanlıklara, popüler dizilere ve onların karakterlerine zaman ayırarak Ben’inden ya da Ben’sizliğinden kaçar. Onlar gibi yaşarsa umutsuzluktan kaçındığını hisseder. Kendi gibi olmayanlara, öyle gösterenlere sığınır. Ancak yolun sonunda yine hüsran vardır. Kimi Ben’ler kendinden kaçarak yitip gider işkencecisinin yani bizzat kendinin elinde.
Yolun sonu, şanslılar ya da şanssızlar için kendisi olmak isteyen Umutsuz’a dayanır. Burada bir acı ve dram vardır. Çünkü burada insan, önce geçmişteki kendisini, ardından olmak istediği Ben’i öldürmek ve ortadan kaldırmak zorundadır. Tüm beklentiler, hayaller, görevler, sorumluluklar, ilişkiler, istekler ve arzular gönüllü bir şekilde dipsiz bir kuyuya atılmalıdır. Ezoterik topluluklarda -örn. Tapınak Şovalyeleri ya da Masonluk- yeni üye bu süreci imgeleyen bir tekris töreni ile karşılanır. Meraklıları araştırabilir. Kendini öldüren Ben’in önünde çok fazla seçenek yoktur. Kötücül yola saparsa bir günahkar olur, kurban rolüyle Tanrı’dan diyet ister. Bilinçli günahlarıyla, yanlış gördüğü şeylerle meydan okur. Artık çok geç! Daha önce bu işkenceden kurtulmak için her şeyini seve seve verirdi: ama bekletildi, şimdi herkese öfkelenmeyi, insanların ve yaşamın haksızlığına uğramış bir kurban olmayı, sahip olduğu tek şey olan işkencesini elinden almamaları için onu korumayı görev edinir. Diğer yol yeni bir ben inşa etmeyi gerektirir. Yaşarken, öldürdüğü kendisinin yasını tutarken ve hatta özlerken, kendini doğurmalı ve bu doğumun sancısını çekmelidir. Kierkegaard’a göre “İnsanı hayvandan üstün kılan, onun acı çekmesinin gerekliliğidir.” Burada yolcumuz yardım istemek yerine cehennemin tüm işkenceleriyle birlikte kendi olmayı diler. Zaten ona yardım edecek kimse de yoktur. Böylece yalnızlaşır, yalnızlığa gereksinim duyar. Kierkegaard yalnızlığa ilişkin şunları söylüyor:
“Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir an olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. “Kuşbeyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı’ bu gereksinimi o kadar az hisseder ki, muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölebilirler. Onlara yemek, içmek, uyumak,i dua etmek, aşık olmak vb. için gerekli toplumsallığı saplayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır.”
Bu tarz bir yalnızlığı 3 yıl boyunca yaşadım. Ve hala yaşıyorum. Yaklaşık 4 yıldır deneye yanıla hayalini kurduğum ve bana Umut veren Ben’e ulaşmak için yürüyorum. Kendimle ilgili olarak çevremdekilerin ve yine kendi gözlemim çok ilginç bir yargıya varmamı sağlıyor. Beni yıllardır tanıyan ve halen görüştüğüm insanlara göre eskilerde kötümser ve karamsar bir insandım. O “kendinden kaçmak isteyen Umutsuz” olduğum günler… Herkes için her şey süt limanken ben gerekli fakat yersiz kaygılarla insanlara gelen buzdağlarının koordinatlarını verirdim. Buna karşın bir süredir, içinde bulunduğum toplulukların en iyimseri, takmayanı ve kaygılanmayanı benim. Gelen buzdağlarına karşı önlemlerini almış, günlük yaşamı zorlaştıran birçok koşuldan kendini soyutlamış, bu zor günlerde dahi her şeyden vazgeçmiş olmanın hafifliği ile güneşli ve güzel günleri, olmak istediğim Ben’i hayal ederek gülümseyen biri olarak yaşıyorum. Bu iyimser meydan okumada kendime ve bu yola girmeye niyetli Ben’lere kolaylıklar diliyorum. Gelişim sürecini detaylı olarak Yolculuk nereye? sekmesinde, üstün körü Diogenes’in Çırağı sekmesinde paylaşıyorum. Yolunu ve kendini kaybedenlere en ufak bir katkısı olmasını “umud ediyorum”.
Şubat 2025

