Bundan yaklaşık 5 yıl önce, 2019’da gerçekleştireceğimiz bir araştırmanın verilerini toplamak üzere Balıkesir’e gittik. Gündüz işlerimizi gerçekleştirdikten sonra akşamları projeyi yürüten hocamızın ailesinin Altınoluk’taki yazlıklarında konakladık. Zihnimde kuluçka döneminde olan niyetlerden habersiz o günlerde kendimi oldukça geride kalmış ve eksik hissettiğimi söylemem gerekir.
İnsanlar, ben hiç farkında değilken, çocuklukları ve gençliklerinde yaz tatillerini böyle yerlerde geçirmişlerdi. Denizi görmek için yolculuk yapmak bir tarafa, camlarından şöyle bir dışarı bakmaları yetiyordu. Geniş verandalarında oturup kahvelerini bu güzel manzaraya bakarak içiyor, akşam yemeklerini hemen diplerindeki denizden gelen rüzgarın kokusunda yiyorlardı. Canları istediğinde çıkıp, en fazla 10 adım atarak sahil kenarındaki kordona gidiyor ve orada yürüyüş yapabiliyorlardı.
Orada kaldığım birkaç gün içerisinde onlar gibi yaşama şansı buldum. İnsanlar yazlıklarda edindikleri arkadaşlarıyla sahil kenarında masalarını kurup şen şakrak sohbetler ediyorlardı. Bunların zengin ve varlıklı oldukları ten renklerinden, ses tonlarından belliydi. Tüm kordonda yürürken göz ucuyla onlara bakıp imrenme -ve hatta kıskanma- ile düşünerek bu geride kalmışlığı çözümlemeye çalıştığımı hatırlıyorum. Böyle huzurlu, keyifli kumsallar bana o günlerde huzur vermek yerine kaygılanmama, geçmişimi sorgulamama neden oluyordu.
Bu evlerin ortalama maliyetleri benim boyumu aşardı. Kaldı ki bu evlerden birini alabilsem bile, o evlerde yaşayan insanlar gibi ten rengine ve ses tonuna sahip olamazdım. Bu durum beni umutsuzluğa sürükledi. Kaybetmiş ve elde edemeyecek olmanın getirdiği kabullenişle gelen huzursuzluğa. Asla orada özendiğim ve olmasını dilediğim “ben”e ulaşamayacak olmanın umutsuzluğuna. Belki yıllarca çalışıp farklı tavizler vererek buradaki insanların sosyo-ekonomik düzeyine erişebilir, onlar gibi davranarak içlerinde eriyebilirdim. Fakat bu yol bana göre değildi. Kierkegaard da ölümcül bir hastalık olarak nitelendirdiği umutsuzluğu bu şekilde tanımlıyor: hayal ettiğin ve olmayı arzuladığın ‘ben’e ve onun koşullarını ulaşamayacak olmanın kabullenişi.
Aradan yıllar geçti. Hemen her yıl oraya gitmek için farklı iş gezisi fırsatları oluştu. Pandemi dönemi ve sonrasında orayı ziyaretlerimde hemen hemen aynı duyguları hissettim. Önce katıksız bir huzur ardından özenme ve ulaşamayacak olmanın umutsuzluğu.
İki yıl sonra, geçtiğimiz hafta yine bir iş gezisi beni Altınoluk’a savurdu. İçimde bir yerlerde, tekrar o hissi yaşayacak olmanın kaygısı belirdi. Aracı evin önüne çektik, valizlerimizi eve bıraktık. Acele şekilde kordona yürüdüm ve bir sigara tellendirerek yürümeye başladım. İçimde bir yerlerde o hissi uyandırmaya çalıştım. Ha geldi ha gelecek derken iki gün boyunca beklediğim ve gelmesinden çekindiğim umutsuzluk, kaybetmişlik hissini çağıramadım.
Sorun neydi?
Neden yıllarca yaşadığım o hissi tüm koşullar benzer olmasına karşın duyumsayamıyordum içimde?

Son iki yıldır, istediğimde bu sahillere yakın olabilmenin başka bir yolunu buldum. Bazen beni tanımayan insanlara Gökçeada’da, İnkumu’nda yazlığım olduğunu, Küre Dağları’nda dağ Eskişehir’de ise bağ evim olduğunu söylüyorum. Gerçekten de öyle. İçinde yaşadığım Fıçı bana bu imkanı tanıyor. Dilediğimde deniz, dilediğimde ırmak kenarında, dilediğimde bir ormanın bağrında uykuya dalıp gözlerimi açabiliyorum. Yine biliyorum ki dilediğimde bu yazlıkların baktığından daha güzel manzaralara bakabilir, oralarda yaşayabilirim dilediğimce. Ve o yazlıkların bakımı, komşuların patavatsızlığı ile uğraşmaksızın.
Fakat o hissi geri çağıramamamın daha temel bir nedeni var aslında. Sanırım ben, o iki yılda, düzlerde yaşamak isteyen, teni ve ses tonuyla düzlerde yaşadığı belli olmak isteyen ‘ben’i öldürdüm. Mevcut ben artık başka biri olmak istiyor. En azından şuan için, her zaman başka bir yol olduğunu öğrenmiş şekilde, düzde yaşayanlarla barışmış ancak onlardan olmayı kabul edemeyeceğini kanıksamış halde yaşamına devam ediyor.

Bu iki yılda yaşamanın, alelade birbirini izleyen günler olabileceğini, sürekli birşeylerin peşinde koşmak gerekmeyebileceğini anlayan, yaşam ile savaşmayı birbirinden ayıran biri haline geldim. Gelecek ne getirir bilinmez. Ancak kendini bir kez öldüren, bir daha ölemez.
Şubat 2025
