Gökçeada’da Üç Adam


Zaman ve mekan fark etmeksizin kimileri müsaade isteyerek kimileri saygısızca camdan başını uzatır. Pirinç ister, su ister, yol sorar… Bu davetsiz misafirlerin çoğunun dilinden şunlar fırlayıverir istisnasız:

Tek başına mısınız?

Yalnız mısınız?

Kimse yok mu?

E! Sıkılmıyor musunuz?

Neden yalnız geziyorsunuz?

Benim gerçekten tek başıma oluşum yahut sadece beni görmeleri bir şekilde insanların dikkatini çeker. Başlarda yani beş altı sene önce bu kelimeler beni huzursuz eder, yaşamımda herhangi bir sıfatla birilerinin olmasını gereklilik sayar, kendimi olabildiğince “eksik” hissederdim. Dolayısıyla hüzünlenir ve kederlenirdim. Paylaşmak ve paylaşınca çoğalmakla ilgili deli saçması birçok düşünceye açardım zihnimin kapılarını. Yaklaşık dört yıl önce yılın yine aynı zamanlarında Gökçeada’ya gitmiştim. Tıpkı bu yıl olduğu gibi koca sahilde benim gibi tek başına tek bir insan evladını görememek “bende birşeylerin eksik olduğu” hissine kapılmama neden olmuştu ister istemez. Kendimi bulduğumu sandığım o günlerde bir rüyanın içindeydim. Bir aracın üzerine çadırımı kondurmuş, özgürlüğün o ilk esintilerimi ciğerime çekerken toy ruhum o güzel manzarayı ve hisleri birileriyle paylaşmaya can atıyordu. “Evet, başardım, bu huzur ve mutluluğu paylaşma zamanıdır artık.” Dışarıdan çok mutlu ve gülümser görünen ancak o günlerde kavramayadığım şekilde kafasında tilkiler dolaşan, hiçbir zaman huzuru bulamayacak, köle olmayı benimsemiş insanlar arasına karışmayı arzuladım. Karıştım da… Ancak o zaman anladım “normal” insanların birlikteliklerinin doğasını.

Bugünlerde veteran bir tek başına ve dahi bir avare olarak gülerek karşılıyorum “birlikte” olanları. Ve aslında o çok iğrenç kabullerini:

“Ben yalnız gezmek, yalnız mutlu olmak, yalnız hüzünlenmek istemediğim için yaşamımda birileri var.

Bu yanımda gördüğün erkek/kadın ben yalnız hissetmeyeyim diye, cinsel ve duygusal ihtiyaçlarımı “yasal” şekilde gidereyim var.

Şu gördüğün şirin çocuklar yaşlandığımda bana baksınlar diye var.

Aslında tüm bu kalabalık ve gösteri, ben diye bir şeyin aslında olmadığı, tek başına kalamayacağı için var.

Yanlarında eşleri varken yan tarafta uzanan kadınları göz ucuyla süzen adamlar, kocalarıyla sohbet etmekten imtina edip tüm dikkatlerini çocuklarına veren hanımlar… Benim anlayabileceğim ve kavrayabileceğim birliktelikler değil bunlar. Anlamak, makul bir zeminde incelemek mümkün değil “normal” insanları. Hoş artık umrumda da değil.

Her ne kadar bu kifayetsiz topluluğa tek başıma görünsem de bu yıl gerçekleştirdiğim Gökçeada gezisinde aslında yalnız değildim. Yaptığım rota, duraklarım, gittiğim restoranlar ve tavernalar, aldığım şaraplar, uğradığım dükkanlar ve koylar dört yıl öncekiyle tıpa tıp aynıydı. O genç, kalbi kırılmış adamı aradım. Nihayetinde buldum ve kendimle buluştum. Yüreği paylaşma, sevme, sevilme arzusuyla yanan, araç üstü çadırıyla Türkiye’yi gezmeye niyetli genç dostumla sohbet ettim, Samanyolu fotoğrafı çektim, kumsalda uzanıp mehtabı seyrettim. Nasihat etmedim ona. Kehanetlerde de bulunmadım. O hata yapıp kendini yakmasaydı ben bugün tek başınalığın, yalnızlığın tadına özgürce varamazdım.

Derken uzaklardan bir yerlerden bir ihtiyar katıldı aramıza. Kendinden bahsetmedi. Uzak yıllardan geldiği belliydi. Bir dört yıl önceki bana bir de şimdiki bana baktı. Yaşamın iki farklı yanına savrulmuş bu iki adama gülümsedi. Sandalyesini çekip tam aramıza oturdu.

Ağustos 2024


Yorum bırakın