Öteden beri, “bir insanı benim için değerli kılan şey nedir?” sorusuna yanıtım “sadakat” olmuştur. Bir insan iyi, kötü, çirkin, güzel, akıllı, aptal olabilir. Tahammül mümkündür. Fakat sadakatsiz ve omurgasız insan dünya üzerindeki en tehlikeli varlıklardandır. Öyle ki her şeyin, tüm bu çilenin Adem babamız ve Havva annemizin Rab’lerinin sözüne sadakatsizliği ile başlaması tehlikenin boyutunu gözler önüne seriyor.
Bu ilk günahın, sadakat eksikliğinin nedeni nedir?
İnsan neden ihanet eder?
Neler sadakatsizlik altında yorumlanabilir? Bir bakalım…
Öncelikle belirtmek gerekir. Sadakat nedir? Çünkü bizler özellikle günümüzde tüm erdem ve doğruları eğip bükmeyi, değişmez sınırlarıyla oynamayı çok seviyoruz. Sadakat sağlam ve güçlü temellere dayanan “içten” bağlılık olarak tanımlanıyor. Peki bir şeye nasıl ve hangi koşullarda bağlanırız? Elbette o şeyin belli özellikleriyle uyumumuz bağlılığımızı belirler. Sadakat muğlak bir kavramdır. Bir erdem değildir. Çünkü insan erdemli olmayan şeylere de sadık kalabilir. Bir mafya patronuna, bir hırsıza yahut toplumu toptan dolandıran bir fikre. Biz bu yazıda erdem olan sadakatten bahsedeceğiz. Fakat belirtmek gerekir, Tanrı hepimize düşmanın da sadakatli olanını göstersin. Bize göre yanlış da olsa bir fikir, düşünce ya da şey için gözünü kırpmadan çalışanlar, bunlara “içten” bağlı olanlar bizden taraf olmasa da onlarla empati kurmak mümkün.
Erdem olan sadakatin tek bir ön koşulu vardır. Oturmuş bir benlik algısı ve karakter. Şeylerin bizim içimizdeki tözle uyum göstermesi için önce içimizdeki şeylerin net olması gerekir. O halde kendini tanımayan, bilmeyen, kendi kararlarını hür iradesiyle alamayan insanlarda sadakat aramak nafiledir. Boşunadır. Kendini tanımaktan korkan insanlar ilk günaha kadar yatkındır ki, kendilerinden her kaçtıklarında kucağına düşüverirler ihanetin.
Peki sadakatin türleri nelerdir?
Bir fikre
Bir şeye
Bir insana,
Duygulara
Kendine sadakat.
Hepimiz belli şeylere sadakat duyarız. Ben hem mesleğim gereği hem de zamanla değişen zihin yapım nedeniyle fikirlere sadık bir insan değilim. Diyalektik yaklaşım çözümün her zaman ilk akla gelen fikirlerin uzlaşması ile elde edilebileceğini salık veriyor. Bir fikre ve inanca sadık kalmak bizleri erdemle değil, bağnazlıkla açıklanıyor.
Şeylere sadakat ise sadakatin değerinin maddeyle ölçülmesi olarak açıklanabilir. Hepimiz belli şeylerin varlığını isteriz. Son zamanlarda çoğunu ayıklasam da belli şeyler babamdan kalan saate, dedemin çakısına, birkaç resme ölene kadar sadık kalacağım. Bunun dışında mal varlığıma, parama ve sahip olduklarıma o kadar da sadık olmadığımı birkaç kez kanıtladım kendime. Söz konusu insan, duygular ve kendine sadakat olduğunda maddeye sadakatin yani cimriliğin yeri yok benim kitabımda.
İnsana sadakat, sadakat tanımı içerisinde en çok kast edilen alandır belki de. İnsana sadakatsizlik, çoğu zaman ihanetle adlandırılır. Brutus ve Cicero’nun Julius Caesar’a ihaneti, Peçeneklerin Diyojen’e ihaneti üzerine sayfalarca yazılan, bilinen ihanetlerdir. Diğer andan günlük yaşam içerisinde “küçük” ihanetlere sık sık maruz kalıyoruz. Peki kim bu sadakatsizler? Klasik oportunizm onların DNA’larına işlenmiştir. Çıkarlarına ve kendi koşullarına zarar vereceğini düşündükleri yerden vakit kaybetmeden topuklarlar. Bu bir fikir, bir insan ya da bir eş olabilir. Topuklarken de çok güzel bahaneler uydurabilirler ustaca, kendilerine iyi gelecek şekilde. Öyle ki onlar için onarmak, tamir etmek, düzeltmek, arayı bulmak, çözüm üretmek gereksiz bir gayrettir. Modern psikoloji de öneriyor bu ihaneti. Akil olmayan, muhtemelen özel ya da bir taşra üniversitesinden mezun olan psikologlar sosyal medyada “kendine iyi geleni” yani kaçmayı, değiştirmeyi, terk etmeyi, bırakmayı öğütlüyor. Geçenlerde çok saygı duyduğum bir felsefe hocası olan Prof. Dr. Cengiz Çakmak’ın bir paylaşımına denk geldim.
“Sana sorun yaratan, canını sıkan kim varsa, çevrenden uzaklaştır” sözü kadar modern dünyanın narsizmini ve oportünizmini yansıdan bir ifade az bulunur. Ne güzel İstanbul, kimse için fedakarlık yapma, yorulma, sıkıntı çekme, bencil ve vefasız ol, sonra da hayatı manasız bul, parmak(dijital) habibe arama sitelerinde gezin dur.
Ne güzel açıklıyor sadakatsizlerin çıkmazını. Her durumda, sorunda kaçıveren, sessizliğe gömülen ve sıkışınca “yenileyen” insanların döngüsünü… Paralel şekilde bu şahısların güvene dayalı sermayeleri yoktur. Onlara aylarca iyiliğinizi ve yardımınızı sunun, sunmadığınız ilk gün homurdanmaya başlarlar. Fedakarlık onların lugatında boş bir lafzadan öte geçmez. Onlar için yapılan fedakarlıklar ise çoğunlukla vefasızlıkla karşılık bulur. Sevgileri, aşkları, tutkuları anlık olarak değişebilir. Bir gün bir şeyi çok sevdiklerini söylerken diğer gün başka bir şeye şans verebilirler sevmek için. Radarları hep açıktır, arayışları hiç bitmez. Dolayısıyla maharetli eller tarafından manipüle edilmeye ve kullanılmaya oldukça açıklardır. Hiçbir şey onları üzemez. Sevgi ve sadakatleri gibi keder ve hüzünleri de geçicidir. Oyalanacak bir şey bulmak onlar için zaman almaz. Cemal Süreya özellikle insana ve duygulara sadakate yönelik şunları paylaşıyor “Olmadığı zamanlarda bile birine sadık kalmak her yüreğin harcı değildir.” Biraz genişletelim konuyu Tolstoy’la ” Kalbin yetmiyorsa sevemeyeceğin insanı yorma. Cesaretin yoksa, yürüyemeyeceğin yola çıkma..” Burada sadakatin bir ön koşulu üzerine konuşmak gerekiyor sanırım.
Zorluklar…
İyi günlerde sadakatten bahsedilebilir mi? Barış günlerinde ülkesine, zorluklarla yüzleşmeden sevdiğine, arkadaşı kötü günler geçirmezken dostluğa sadakatten bahsedilebilir mi? Sınanmamış Sevgiler isimli yazımda şunları paylaşmışım:
“Elbette, kestirmek zor. Ha bir de şöyle bir durum var. Ömür boyu zorluk ya da kötü gün görmemiş, görse de kafasını kuma saklamış insanlar için “sevgiyi sınamaya” lüzum olmasa gerek. Onların hemen her zorlukta sığınacakları aileleri, varlıkları vardır. Zor gün görmezler. Zor günü anlamazlar. Ve sevgi ile sevmek onlar için öyle değersizdir ki iki hafta bilemedin 2 ay sürer “sonsuza kadar” seveceklerini ifade ettikleri gözlerden başka gözlere aynı sözleri haykırmaları.”
Açık konuşmak gerekirse o günlerde biraz haksızlık etmişim. 2 ay değil, 3,5/4 ay sürüyor “sonsuza kadar” diye haykıranların alman usulü yemeklere çıkmaları. Yollarına devam etmeleri. Peki ne yapmalı?
Dünya sadakatsizliğe, vefasızlığa, yenilemeye, değiştirmeye, ihanete bulanmış diye biz de mi ihanet edeceğiz inançlarımıza, duygularımıza, yaşamımızdaki insanlara? “Olmadığı zamanlarda birine sadık kalmak” mantıklı mıdır Üstad’ın dediği gibi? Tam tersi. Sen, eğer kendini tanıyorsan, kendinden eminsen ve ondan kaçmıyorsan sahip olduklarına, hislerine, yaşamındakilere onlardan uzak olsan bile sadık kalacaksın. Dünya’yı döndüren budur. Seni değerli ve erdemli kılan budur. Birçok şey olmasına rağmen sadakat ve vefa çoğu zaman “karşılıklı” olmaya gerek duymaz. Ve ne acıdır ki çoğu zaman sadakat tüketmenin ve değiştirmenin yaygınca tercih edildiği günümüzde tek taraflıdır.

Sadakat deyince aklıma Silmarillion’da geçen Felagund Finrod gelir. Finrod, Dagor Bragollach savaşında Sirion vadisinde neredeyse ölmek üzereyken bir grup adamıyla Barahir ölümüne savaşarak ork çemberini kırar ve Elf Beyi Finrod’u kurtarır. Finrod Barahir’in cesaretine ona yüzüğünü vererek karşılık verir ve gerekirse kendisinin de onun için canını feda edeceğine yemin eder.
Yıllar sonra Barahir, Sauron’un sinsi tuzağıyla yaşamını kaybeder. Bu tuzaktan sadece Barahir’in oğlu Beren kurtulmuştur. Beren babasının yüzüğünü katlettiği orklardan alır. Gel zaman git zaman Doriath ülkesinde bir kız görür Beren. Bu kız Orta Dünya’nın en güzel kadını Melian’ın evladı Luthien’dir. Beren ve Luthien birbirlerine tutulurlar. Ancak Luthien’in babası Thingol Beren’e sadece Melkor’un elinde bulunan Silmarillerden birini getirirse kızını ona vereceğini söyler. Bu görevin onu ölüme yollamak anlamına geldiğini söyleyen Luthien’e “orasını da o düşünsün” der 🙂 Beren Thingol’ün bu lafından habersiz yola çıkar, imkansız göreve yol alır. Fakat Luthien günümüz kızları gibi baba sözünden çıkmayanlardan değildir. Beren’le birlikte o da Melkor’un yer aldığı Angband’a giderler. Fakat yanlarında biri daha vardır. Yıllar önce Beren’in babasına sadakat yemini eden yiğit Noldor Bey’i Felagund Finrod. Angband’a vardıklarında tutuklanırlar. Kaçmaya çalışırken Finrod Beren’i kurtarma pahasına canını verir.
Burada değineceğimiz iki sadık var. Finrod ve Luthien. Bu iki Elf pek tabi ölümlü bir insan için ölmemek uğruna birçok sebebe sahipler. Biri sözüne yani kendine, diğeri ise duygularına sadakat için canlarını tehlikeye atarlar. Tolkien’in Finrod’u sadakate özlem nedeniyle yarattığına eminim. Belki o da bunun eksikliğini yüreğinde hissediyordu. Tanrı yolumuza Finrod gibi dostlar, Melian’ın kızı Luthien gibi eşler çıkarsın. Diğerleri zaten yollarına gidecekler.
2022
