Bir önceki yazımı okurken yine bir çıkmaza düştüm ve bu çıkmazı sizlerle paylaşmak istiyorum. Kuşlardan bahsederken iki farklı kuş üzerine de bir şeyler söylemek gerekir sanırım. Martı ve akbaba…

Martıları hepimiz biliriz. Denize yakın bölgelerde yaşayanlar çok iyi tanırlar martıyı. İstanbul şairlerinin şahane İstanbul betimlemelerine konu olmuş, şirin kuşlardır. Resimleri çizilmiştir boğaz üzerinde uçarken. Vapurlara binenler şahit olmuştur sevimliliklerine. Martılar insanlarla o kadar iç içedir ki artık, simit kapmak için bir iki metre yanaşmayı bile tehlikesiz görmüşlerdir.
Kıyı martısı beyazdır. Pamuk gibidir. Aşıklar martıların eşliğinde gezmeyi severler. Bir mum ışığı kadar romantik sayarlar çünkü martı seslerini. Adları şarkılara, filmlere konu olmuştur. Sever deniz insanı martıları… Sürülerle uçarlar, bize yakındırlar…

Akbabaları belgesellerde tanımışızdır. Yahut kötü anlamlı deyimlerde, îmalarda adını anarız. Sebebi leş yemesidir. Çoğumuz hayatında akbaba görmemesine rağmen akbaba denildiğinde hep kötü şeyler gelir aklına.Büyük cüssesiyle, yolunmuş gibi görünen koyu renk tüyleriyle ve çoktan hayata veda etmiş bir hayvanın üzerinde yaptıkları ölüm dansı ile gözümüzün önüne gelir hep Akbaba.
Ben inanıyorum ki akbabadan nefret etme nedenimiz leş yemesi değil. Görünüşü ve ritüelleri. Yüksek bir tepede tünediği dalda, tek başına verdiği görüntüdür bizi ürküten.
Martıları severiz çünkü aramızdadırlar. Severiz çünkü bembeyaz tüyleri ile içimizi açarlar. Onların deniz üzerinde simitleri paylaşırken yaptıkları savaşı izlemek hoşumuza gider.Ama size şunu söyleyeyim. Martılar da leşçildir. Eğer onlara simit vermezseniz, balık halinde, onları ölü balıkları yerken görebilirsiniz.
Hiç bekler miydiniz akça pakça martıdan bu hareketi? Aşkınızı itiraf ederken, arkadan sesinin gelmesini istediğiniz sevimli hayvanın aslında bir ölü yiyici olduğunu bilseniz, gider miydiniz deniz kenarına?
Yaratılış amaçlarına göre davranan hayvanları bile hor görüyoruz dış görünüşleri nedeniyle. Ekolojik sistemde çok önemli bir yeri olan hayvanı kötülüğün simgesi yapıyoruz. Ki o, çoktan ölmüş hayvanın naaşını öyle bir şekilde didikler ki bunu o bölgede yaşayan çoğu hayvan beceremez. Ve sadece ihtiyacı olan kadar yer. Evine taşımaz. Böylece leşden normalde onu parçalayamayacak hayvan türleri de nasiplenir. Karnını doyurur ve yaşamaya devam eder. Akbaba zorunda olmadıkça bir hayvanı öldürmez. Zaten ölenle ve çürüyecek olanla beslenir.

Sokaktaki çöp toplayıcılarına, kağıt toplayarak çocuklarına bakanlara da aynı akbabalara karşı takındığımız tavrı takınmıyor muyuz? Kirli paslı elbiseleri, sırtlarında kendilerinden büyük küfeleriyle sokaklarda dolaşan bu insanlara acırken, bir yandan da onlardan korkmuyor muyuz? Yaptıkları iş sayesinde sokakların temizlendiğini ve büyük bir geri dönüşüm hamlesi gerçekleştirildiğini neden görmezden geliyoruz? Büyük şirketlerin kullanılmış pet şişelerden ürettiği giysileri 2 katı fiyatına alırken hissettiğimiz çevreci duygular, acaba onları gördüğümüzde neden hissedilmiyor içimizde? Makyajla, estetikle, pahalı saatlerle, lüks araçlarla göze güzel görünmeye çalışanı baş tacı etmiyor muyuz ruhlarındaki boşluğu görmeksizin?
Mesele açık. Toplum olarak şekilciyiz.Acaba çöplerimizi toplayan insanlar smokin giyse, güzel parfümler ve geri taranmış saçları ve gülen yüzlerle işlerini yapsalar hor görülürler mi bu kadar?
Şekle ve ona yüklediğimiz anlamlarda bir revizyon şart. Gelin bu sabah her birimiz; ön yargılarımızı, olumsuz tutumlarımızı, şekle bağlı düşüncelerimizi bir poşete koyalım. Ağzını sıkıca kapatalım. Koyalım kapının önüne. Belki bir kağıt toplayıcısı onları parçalarına ayırır ve Dünya artık her şeye hakkettiği gibi yaklaşır. Daha güzel bir dünyada herkes hakkettiği saygıyı görür. Görünüşleri ve dışarıya verdiği izlenimle yapayalnız bir ömüre terk edilmez…
05.04.2013
