Bu yazı iki bölümden oluşacak. Bilmiyorum belki birleştiririm. Ancak diğer yazıların aksine buraya bir uyarı koymak şart:
BU YAZI PSİKOLOJİK SÜREÇLERİ KONU EDİNİR VE OKUMA, KİŞİSEL SÜREÇLERE DAYALIDIR. KENDİNİZİ YAZININ OBJESİ OLARAK HİSSETMENİZ DURUMUNDA VAKİT KAYBETMEDEN UZMAN BİR KLİNİK PSİKOLOĞA DANIŞINIZ.
Ülkemizde, genel olarak doğu toplumlarında sıklıkla görülen, insana dair bir olumsuzluk konumuz. Bizim gibi toplumlarda çocuklar doğru şekilde sevilmezler, çocuklara doğru şekilde davranılmaz. Onlara sevgi ve ilgi ya yeterince verilmez ya da koşula bağlanır. Nesiller süren, genlerle aktarılan memnuniyetsizlikler aktarılır küçük omuzlara.
“İlgili” ailelerin çocukları için bir ajandası vardır. Çocuk o ajandaya uyduğu sürece başarılı ve “sevilmeye” değer olur. Hemen her çocuk akranlarıyla karşılaştırılır, onlarla yarıştırılır. Değerleri, kendi gibiler arasındaki performansı ve onları geçmesine bağlıdır. Değerleri, hiçbir zaman tam olarak kendileriyle ölçülmez. Hiçbir zaman “kendi” sözleri olmaz.

“İlgisiz” ailelerde ise çocuk yalnızca bir günah ya da yapılması gereken bir “şey”dir. Değeri yoktur. Doğar, büyür, okur, evlenir, yaşlanınca ebeveynlerine bakar. Burada rolü aile değil bizzat toplum ve kültür biçer. Bu durum birbirine benzer, yetişilen kültür alanı içerisinde filizlenen ve çoğalan çekirge sürülerini oluşturur. Aşiretler, geniş aileler, hemşehriler ve diğer kültürel gruplar. O daire içerisinde değer gören, sevilen, seven, ait olan bireyler. Dışarısına çıktıklarında ise… bir hiç.
Her ne şekilde olursa olsun, bunun gibi ortamlarda yetişen çocuk kendini değerli hissetmez. Belki de kendini hissedemez. Çünkü kendini inşa etme fırsatı bulmamıştır. İlgi ve sevgiye ulaşmaları belli koşullara bağlananlar ergenlik ve ilk yetişkinlik döneminde ailelerinden “satın aldıkları” ilgi ve değer kaynaklarını kariyerlerine transfer edebilirler. Eğer zeka ve yetenek açısından yeterli altyapıları varsa meslek alanlarında başarılı birer “kadın/erkek” olup yüzeysel romantik ilişkiler geliştirebilirler. İşleri öyle çoktur, ilgi ve değer görmek için öyle çok çalışırlar, önlerine uzatılan havuca erişmek için her seferinde öyle hızlı koşarlar ki kafalarını kaldırıp olup bitenin farkına varamazlar bile. Orta yetişkinliğe geldiklerinde “eğer şanslılarsa” ve peşlerinden koştukları işler onlara varsıl bir yaşam sunmuşsa yazlıklar, estetik operasyonlar, lüks araçlar, statü, ikinci ve daha genç eşler (belki de üçüncü) ve hatta ne yardan ne de serden geçenler için aldatmalar ile muhtaç oldukları ilgi ve değere ulaşırlar. Kendilerinin yokluklarını, hiç var olmadıklarını hissetmeden yüzeysel yaşamlar sürüp göçüp giderler.

O kadar şanslı olmayanlar da vardır. İlgi ve değer görmeyip bir de üzerine kendilerine gerekli kaynak sunulmayanlar eksik olan değer hissi için bir oraya bir buraya göçerler ömürleri boyunca. Neyse ki toplum onlar için ilgi ve değer devşirebilecekleri kaynaklar inşa etmiştir. Siyasi partiler, meslek örgütleri, sivil toplum kuruluşları (şuan en yaygın olanları hayvan hakları savunucusu ve kadın hakları savunucusu dernekler), spor taraftar grupları yoluyla kendilerini değerli hissedebilecekleri topluluklar içerisinde boy gösterirler. Buradalar da görevler üstlenir, aldıkları takdir ve övgü ile yaşamlarına devam ederler.
***
Yukarıda sıraladığımız vakalar yani durumun farkında bile olmadan yitip gidecekler, sağlıklı azınlıkla birlikte tahminimce toplumun 5’de 4’ünü oluşturur. Çoğunluk değerli hissetmez ama değerli hissetmeye gereksinimi yoktur. Öyle ki değersizlik hissi, ilgi gereksinimini tatmine muhtaç insanlar her yerdedirler. Arkadaş gruplarında, okulda, iş yerinizde ve hatta evinizde. Ve hatta belki de siz…
İşte o bir kısım insan, bir şekilde ve belli belirsiz bir şeylerin ters gittiğinin farkındalığı hisseder. O kadar tehlikelidir ki o ilk fark ediş. Varsa partnerinize “bana kendimi değerli hissettirmiyorsun”, “beni sev diye gözünün içine baktım” nidaları atar, eksik olan değer hissinizi başka yerlerde ararsınız. Patronunuzun, işvereninizin, amirinizin gözüne girip iltifat almak için kırk takla atar, gece gündüz çalışırsınız. Toplumun en çok sevdiği insansınızdır şu durumda:
Birkaç güzel söze gönlü kayacak, göz açıp kapatıncaya boy boy çocuklar peydahlanacak bir eş ya da yine birkaç güzel söze gönlü kayacak ve göz açıp kapatıncaya finansal köle olacak bir eş,
Biraz iltifat ya da terfi için gece gündüz çalışacak, aldığından fazlasını verecek, üretken bir çalışan,
Sırtınızı dayayabileceğiniz ancak sizin için o kadar da mühim olmayan bir kötü gün dostu….
Hayat sizi nereye götürürse, oraya savrulan ne idüğü belirsiz bir hiç… Bir hiçsinizdir evet. Fikriniz, bir fikre dayalı zikriniz, size özgü davranışlarınız, kimliğiniz ve kişiliğiniz oluşmamıştır. Oluşması da imkansızdır çünkü bunlar filizlenmeye başladığı anda ilgi ve değer aşırdığınız kaynaklar birer birer terk eder sizi. Yok olurlar, esirgerler sizden köle olduğunuz o özü. Buradan sonra ne sizi siz gibi kabul edenlere rastlarsınız, ne de bizzat kendinize.
İki yolunuz var. Buralara aşinaysanız genelde öyle olur 🙂 Kolay ve zor olan yol. Tıpkı Neo’ya sunulan seçenekler gibi: Mavi hap ve kırmızı hap.
Adet olduğu üzere kolay yoldan başlayalım. Toplum kendini değerli hissetmesi için birçok kolay yol sunar insana. Bunların başında köklerini pragmatist ABD’den alan “kişisel gelişim” yalanı gelir. Önce insanlara farklı, mutlu, varsıl yaşamlar kitle iletişim araçları ile gösterilir. Kendini başkalarıyla (aslında hiç olmayan insanlarla) karşılaştıran, influencer yaşam tarzını arzulayan, yetinmeyen insanlar yaratılır. Yapay bir mutsuzluk enjekte edilen ve halihazırda kendini değersiz hisseden insanlara yapay bir cennet gösterilir kişisel gelişimcilerle. Bunlar kimi zaman kitaplarla kimi zaman zor durumda insanların “tıklamasına” muhtaç lisans mezunu psikologlarla, kimi zaman google ads yazılımı ile sesinizi analiz ederek önünüze sizi değerli hissettiren paylaşımlar çıkaran sosyal medya hesaplarıyla gösterir kendini. “Sen değerlisin, biriciksin, mutlu olmadığın yerde durma!, Suç onlarda!”
“Aaa bu yazı beni anlatıyor.”
“Hmm evet ben değerli biriyim. Sorun bana kendimi değersiz hissettiren sevgilimde/eşimde/işyerimde/çevremde”
Peki ne yapmalı?
Haydi yeni bir hobi edin! Dışarı çık.
Alışveriş yap. Tam da üzerine yakışan kıyafetler seni bekliyor. Aman tanrım! Şu indirime bak. Kendimi değerli hissetmek…Hem de bu kadar ucuza!
Ne tesadüf! Tıpkı senin gibi birinin hikayesini anlatan bir dizi izle Netflix’te.
Twitter’da tam da sana iyi gelecek şeyleri söyleyen (genelde ünlü kuramcılardan yanlış çeviri yaparlar) hangi üniversiteden mezun olduğu, uzmanlık alanı bile belli olmayan (seninle flört etmekten de geri kalmayan) bir psikoloğu takip et. Bedava terapi! Ne kadar kolay.
Spor yap. Tıkış tıkış salonlarda, geniş aynalar önünde. Aman tanrım herkes bana bakıyor! Şuradaki kız/oğlan senden hoşlandı. Belki seni bir kahve içmeye davet eder. Sonunda hak ettiğin değeri buldun.

Kişisel gelişim seni hoşuna giden sözlerle manipüle ederek değişime, yüzeyselliğe, tüketime hapseder. Öyle ki değerli hissettikçe tüketir, tükettikçe değerli hissedersin.
Yeni bir sevgili…. olmadı bir tane daha! Hem de daha değerli hissettireni. Gözünün en içine bakanı.
Yeni bir kalça ya da göğüs. Belki de steroid ile şişirilmiş abdominaller.
Yeni bir araba… Bir tane daha! Daha hızlı gideni, daha lüksü.
Yeni eşyalar…. Bir sürü eşya. Hiçbiri gerçek bir gereksinimden kaynaklanmayan daha iyi, daha pahalı eşyalar.
Yeni bir yaşam görüşü. Yoga, astroloji, şifalı otlar, havalarda uçuşan enerjiler. Sen kayda değer hiçbir şey yapmadan birkaç yıldızın aynı hizaya gelmesiyle, evinde çeşitli yağlar yakmakla ve hatta o gittiğin meditasyon kampında geçirdiğin süreyle yoluna girer her şey. Girecektir. Ne garip! Hemen önüne düşer yoga seti, meditasyon kampı, şifalı ot demeti, tütsülük reklamları. Altındaki yorumlar da şahanedir. Ve daha birçok şey. Sorun asla sende değildir. Psikolog da teyit etmiştir bir kere. Bununla ilgili bir kitap da okumuşsundur. Dedik ya bir dolu dizi vardır aynı seni anlatan. Hayat güzeldir ya da güzel olacaktır.

Böyle böyle hissizleşir, içinde kalan özü kaybeder, yüzeysel ilişkilere kurban gidersin. Pes edersin. Donmak üzere olanlar gibi uykunun sıcaklığına kapılırsın. Yapay, bilinçlice oluşturulan çevre tarafından değer gören sahte bir kimlik inşa edersin. Belki muradına erersin ama dedik ya “sen aslında yoksundur”. Kolay olarak gördüğün yolda, konfor alanında dönüp durarken yitip gitmişsindir. Mutluluğu satın alınabilir şeylerde bulmuşsundur. Satın alabildiğin ya da sana satın alındığı sürece anlamazsın bile. Hani şu sahne var ya: aslında var olmayan eti yemek, hiç doğmamız kadınlarla yatmak için Zion’u satan Cypher. İşte o kırmızı hapı yutmuştur. Bir de bizden örnek verelim.

Şu pembe montlu kadın. Leyla. Değer görmediği, değerli hissetmek için gerekli şeylere erişemediği bir aileden kollarında değer göreceğini umduğu bir kalpazanın evine kaçan ve sonra kafayı yiyen Leyla… O da kırmızı hapın, kolay yolun yolcusudur.
Kolay yol kaçmanın yoludur. Terk etmenin, değiştirmenin, değişmenin, suçlamanın, sadakatsizliğin, yarı yolda bırakmanın, inkârın yoludur. Kolay gibi görünen ama asla bitmeyen yol. Hiçbir yere varmayan yol…
Peki ya diğer yol? Nam-ı diğer mavi hap?
Tahmin ettiğim gibi dermanım kalmadı. Bunu ikinci bölümde konuşacağız. Hem aramızda kalsın, kendi yolculuğumdan da bahsedeceğim belki. Evet, yukarıda sıralanan çoğu şeyi deneyen biri yazıyor bunları. Kırmızı hapı birkaç yıl önce yutan, üç sene önce tüküren biri.
