Çember


Üzerimizde en güzel giysilerimiz var. Kızların saçı iki yandan bağlanmış. Benim ünlü papyonum ve kasketim üzerimde. Bilmem ne günü olmalı. Anaokulu başından beri beni çok sarmıyor. Sokakları, çimento kamyonlarını, işçileri özlüyorum ama el mecbur gidiyoruz. Binbir tembih çekiliyor her gün sınıfta küfür etmemek, “uygun” davranmak, öğretmenin söylediği mantıksız şeyleri kabul etmek için. Kabul ediyoruz. Dedim ya; el mecbur kabul etmeye. Etmezsek haftasonu kamyonla köylere gidemiyoruz. Çaycuma’ya kum almaya gidemiyoruz. Yolda şoförle köfte yiyemiyoruz. Hayat altı yaşındaki bir çocuk için bile oldukça zor. O gün okula tamamı annelerden oluşan veliler de gelmiş. İşin içinden bir hinlik çıkacağı buradan belli. Bu kadar kadın hayra alamet bir iş için toplanmaz hiçbir zaman.

Türlü oyunlar, skeçler oynanıyor. Bunlara zaten katılım göstermiyorum yahut hatırlamıyorum. Annelerin zerre umrunda değil. Kadın günlerinden aşina olduğumuz o kimsenin birbirini dinlemediği ve herkesin aynı anda konuştuğu malum durum sınıfımızda tecelli ediyor. Ancak etkinlik de tüm hızıyla devam ediyor. Geliyoruz zurnanın zırt dediği yere. Sandalyeler daire şeklinde konuluyor sınıfın ortasına. Anneler yaklaşan bu ayini heyecanla bekliyor. Anasınıfı öğretmeni teybin başında. 

Teybi açıyor, çocuklar oynuyor. 

Teybi kapatıyor, herkes oturuyor. 

Karnımda bir şeyler kaynamaya başlıyor. Sonraları çok aşina olacağım, hükmetmek için senelerimi harcayacağım o kaynama. 

Teyp açılıyor, kapanıyor. Çocuklar birer birer eleniyor. İşin garibi elenen çocuk gülerek ortadan yok oluyor. Açlık oyunları, squid games halt etmiş! Ben ne müzik açılınca oynuyorum ne de kapanınca oturuyorum. Bir yandan izleyip bir yandan karnımdan yükselen şeyi idrak etmeye çalışıyorum. Bir arkadaş daha var. Benim gibi oyuna kayıtsız. Fakat onun derdinin başka olduğunu üçüncü sınıfa kadar okumayı sökemeyip çift dikişe talim edince öğrendik yıllar sonra. Yine de oyunu “başarıyla” sürdürenlerden akıllıydı bana kalırsa. Derken öğretmen durumu fark ediyor ve beni de o sandalyelere oturmak için arkadaşlarımla rekabet etmem için uyarıyor. Teyp kapanınca “sevmem ve hep yardımcı olmam gereken” arkadaşlarımı, onlara küfür ettiğimde ceza yediğim arkadaşlarımı bu kez acımasızca itmeli ve o sandalyelerden birine oturmalıyım. Uyarıya tepkisiz kalan ben, bir sonraki sessizlik anında oyundan eleniyorum. O anı defalarca zihnimde evirip çevirdim yıllar boyu. Bu ayinin video kaydında d görülüyor durum. Durup yere bakıyorum. Ardından anneme bakıyorum. Herkes gülüyor. Benim diskalifiye olduğumu gören arkadaşlarım seviniyor. Annem de gülüyor. Muhtemelen akşam evde yemek saatinde benim “uyumsuzluğumdan” dem vuracak. Yine sofraya meze olacağım. Kaynama artık karnımda değil, yüreğimi sıkıştırıyor. Kan, kısa yaşamımda ilk kez beynime hücum ediyor. Konuşamamayı, konuşsan da anlaşılmayacağını anladığın anda yaşadığın o çaresizliği, çaresizliğin getirdiği öfkeyi ilk kez tadıyorum. Belki de ilk kez bilincimi kapatıp, kontrolü kaybediyorum. Elenen çocukların gittiği gibi annemin, ben haksızlığa ve mantıksızlığa uyum göstermediğim için elendiğimde gülen annemin değil kapının yolunu tutuyorum. Terliklerimle dükkana gidiyorum. Babam gazeteden gözünü kaldırıp bir süzüyor bıyık altından gülüyor. Atladığım gibi gidiyorum kamyonla. Annem yetişemiyor. İşçiler terliklerimle dalga geçiyor. Küfür dağarcığımdan harika bir sonat sunuyorum onlara. Hakır hakır gülerek kiremitleri elden ele yığıyorlar inşaat arazisine. Rahatlıyorum, sakinliyorum, kendime geliyorum. 

Bir yanda steril, temiz, iyi insanların toplandığı, sıcak, güvenli, her gün gitmemin zorunlu olduğu anasınıfı…

Diğer yanda yarı çıplak, pis, küfürbaz, patron oğlu demeyip bana kiremit taşıtan ama taşıyabileceğim kadarını veren, dönüşte de benimle kısıtlı ekmeklerini paylaşan adamlar…

İlk kez o gün anladım sinsi, gözle görülmeyen, göründüğünde göze hoş gelen kötülüğü. Ve tiksindim. Organize olmuş, şirin ve senkronize kötülükler göze hoş gelir her daim. Bir kulp bulunur onlara. İnsanlar her zaman şiddete, küfüre, kavgaya, görünen kabalığa lanet okur. Diğer yandan fitneye, iftiraya, yalana, adam kayırmaya, tahrike çelme takmaya ses çıkarmazlar. Bunları önemsemezler. Yaşadığımız dünyayı kötü hale getiren yegane şeyleri görmezden gelirler. 

İlk kez o gün koptu aramdaki bağlar söz dinleyen çocuklarla, her şeye gülen annelerle, otoriter öğretmenlerle, papağanların oluşturduğu “kalabalıkla”… O günden beri gün sayıyorum aranızda, dişlerimi sıkıyorum ve küçük kötülüklerinizden korkuyorum. O günden sonra birçok kez şahit oldum bu dünyadaki görünmez kötülüklere. Defalarca nefesim kesildi. Kan beynime hücum etmiyor artık aranızdayken. Hep orada ikamet ediyor. Az kaldı biliyorum ama o günlerde bilmiyordum elbette. Bilseydim eğer eve geldiğimde şu şarkıyı o günden başlardım dinlemeye ve aranızda mutlu olabilmeyi, sizden olmayı ummazdım hiçbir zaman:

Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın.

Kendin içindeyken kafan dışındaysa…

Çaren yok kardeşim!

Her akşam kederlenip mutsuz olacaksın.

2022


Yorum bırakın