Bir Demet Kekik Kokusunda Devleti Aramak


Geçtiğimiz günlerde uzun süredir merak ettiğim Gökçeada’ya bir gezi düzenledim. “Ada” farklı bir yer. Adada olmak farklı bir duygu. Bunlara Avare bölümünde değineceğim. Gezimi bitirip Kuzu Limanı’nda feribot sırasına girdim. Dört araçla 15.00 seferini kaçırıp 17.00’ye kadar bekleyecek olmanın verdiği üzüntüyle sırada duran Erlik’in bagajını açıp tüpümü yaktım. Niyetim biraz kahve demlemek ve sefer saatine kadar kendime tatilde bitirmeyi öğütlediğim kitabın son sayfalarını öğütmekti. Çaydanlıkta su yavaş yavaş kaynarken “kahve demlenene kadar bir çay içeyim” niyetiyle sallama çay paketini çantadan çıkardım. Çömelmiş bardağa su doldururken arkamdan “içmen o zehirleri bak mis gibi adaçayı var burda” tavsiyesine maruz kaldım. Arkama döndüğümde kamburu çıkmış, yöresel kıyafetler içerisinde teni güneşten kapkara olmuş bir nineye rastladım. Yaşını kestiremesem de 60 üzeri olduğu aşikar… 

Ayağa kalkıp bu “işportacıyı” başımdan sağmak için ilk kelimelerimi seçerken burnum tarifsiz bir kekik kokusuyla sızladı. Ardından nane… Bir elinde pazar çantasını çekerken diğer elini sattığı bitkilerin vitrini haline getirmiş nine. 

“Nerden bunlar teyzem?”

– ………. bayırından kendim topladım. 

Poşetlere bakınca bu bitkilerin turistik yerlerde satılan ve mutlaka “yöresel olan” şeylerden farklı olduğunu anladım.

“İyi bakalım bir kekik, bir nane alayım”

Kadın beni dinlemeden kekik, nane, adaçayı ve adını söylediği ama benim aklımda tutamadım -muhtemelen melisa- iki farklı bitkiyi daha arabanın bagajına atıverdi. Dur diyemeden “sana 50 olur guzum” diyerek tüm savunma mekanizmalarımı kitledi. Sokakta birşeyler satan insanlarla pazarlık etmeyi hiç sevmem. Edenlerden de nefret ederim. “Hem dolandırılsam ne olacak? Sadaka yerine geçsin” içsesiyle kendimi rahatlatarak diğer yandan cüzdandan parasını kadına verdim. 

“Pazar olsun teyzem”

“Yolun açık olsun guzum”

Kadın sırada bekleyen diğer onlarca arabayı “dolandırmak” için arkaya doğru ilerledi. Bense ne çayımı içebildim ne de kahvemi demleyebildim. Çaydan vazgeçip kahvemi hazırladım ve ön koltuğa oturum bir tütün tellendirerek deniz manzarasına karşı kitabıma gömüldüm. Bir buçuk saatte üç kez aynı kadın aracın içine kafasını sokup tam malını övecekken “heeee guzum seni bildim.” diyip gülerek diğer araçlara yollandı. Bu süre içinde kitabı bitirdim. Özetleyen ve görüşlerimi yansıtan bir iki sayfalık not karaladım. Derken feribot limana yanaştı. Erlik beyi park ettikten sonra yarım kalmış ve beni cidden yoran başka bir kitabı alıp, üst kattaki seyir terasına çıktım. Gökçeada Kilitbahir arası yaklaşık 1 saat sürüyor. Kitap beni tekrar bezdirdi. İçeriden bir çay aldım. Gözden uzak kıç güvertesinde gemiyle yarışan martıları izleyerek bir tütün tellendirdim. Ardından Erlik Beg’in yanına indim. Bizim teyze benim arabanın yanındaki babalardan birine sırtını dayamış. Yanında pazar çantası. Yaklaştım ve “bitiremedin galiba teyze kekikleri yolculuk Çanakkale’ye galiba” dedim. Ses yok. Bana yan dönük, suratı eşarbının püskülü ile kapalı kadına yaklaşınca uyuduğunu farkettim. Yaklaştığımı o da farketmiş olacak kan çanağına dönmüş gözlerini bana dikti. 

“he guzum?”

“Teyze yolculuk nereye?”

“Eve nereye olacak?” 

“Sen adalı değil misin?”

“Beni barındırırlar mı oracıkta! Karabeyliyim” 

“E o zaman sen adadan toplayıp köyde satıyosun bunları?”

“Nası denk getirirsek guzum”

Kadıncağızı lafa tutarken amacım beni keselemiş olduğu 50 liranın diyetini ödetmekken konuştukça yüzündeki yorgunluğu ve bitkinliği farkettim. Hemen yanda bulunan Erlik’in kapısını açıp su aldım. 

“Teyze soğuk su var içer misin?” 

“Güy bakalım ölmüşlerine deysin”

Kana kana içtiğini görünce dolaba baktım. Nineye viski, bira ikram etmek olmaz.

“Gazoz da var teyze içelim mi birer tane?”

“Olur guzum.” 

Bu guzumların her biri tonlanmasından olacak nineye karşı olumsuz algımı aldı götürdü. 

“Anlat bakayım teyze çoluk çocuktan ne haber?” 

“Bi Kemal’ım vardı toprağa emanet ettim.” 

“Başın sağolsun. Enişte nerelerde?” 

“Oğlunun kederinden bir sene sonra da onu gömdüm.” 

“E sen yalnız mısın?”

“Bir Allah’ım var” 

O bilindik his, uzun zamandır tatmadığım, tatmaktan sakındığım o his karnımdaki ağrıyla geleceğini haber verdi. “Öfke”… Belki biraz utanç. Ne olursa olsun bu yaşta bir kadının yalnız kalması, yaymacılık yapmasında birilerinin suçu vardır. Bununla birlikte kadını dolandırıcı olarak algıladığım için kendime de kızdım. Bu duygularla kadının yanına çömeldim.

“E kimin kimsen yoksa nasıl yaşıyorsun? Nasıl geçiniyorsun?” 

“İşte kekik aldın ya guzum. Onlarla geçinip giderim”. 

“E sen adalı değilsen her gün adaya mı geliyosun bunları toplamaya?” 

“He guzum! Sabahınan galkıp ilk botnan ……. yamacına gelirim. Öğleye gadar alabildiğimi alıp limanda elimnen öğütürüm. Sonra da satarım. Nası denk gelirse”. 

“E yetiyo mu bari? Yardım falan başvurdun mu?” 

“Ne yardımı guzum. Elim ayağım tutar işte. Tıngırdayıp giderim” 

Bu diyalogları kadının şivesi ve bir yamacın ismi hariç hatırlıyorum. Sonrası karmakarışık. 

Kadına “yardım almıyor musun?” diye sormama mı?  

Aldığım yanıta mı? 

Bir başına yaşlı bir kadının kamburu çıkasıya kadar o sıcakta filanca yamaçta ot yolmasına mı kızayım… 

Sahip olduklarımdan, 

Kazandığım paradan, 

Kadına acımamdan mı utanayım… 

Öfke zamanlarından aşina olduğum o karın ağrısı, ardından baş dönmesini kadını yansıtmadan geçiştirmeye çalıştım. Nine kendini yaşamını başkasının yaşamından bahseder gibi  onurlu şekilde anlattı. Zamanında varlıklıyken oğullarını bir iş kazasında kaybetmişler. Gelin gitmiş. Eşi de bir sene sonra vefat etmiş. Onun anlattığıyla yetindim. Üzmeyi göze alarak detay peşinde koşmadım. Sadece dinledim. Kadın eşi de vefat ettikten sonra tek başına tarla sürüp, ekin ekemediğinden bir kısmını kira karşılığı köydekilere vermiş. Bir kısmını sebze için kendine ayırmış. Nakit için de adadan çeşitli otları toplayıp satıyor. Durumu anlayınca kadına eve nası gideceğini sordum. Muhtemelen sahile yakın bir yerdedir diye düşünerek en azından eve kadar bırakmak istedim. Dediği Karabeyli’yi haritada göremedim. Tipik olarak köylünün kullandığı isimle devletin taktığı isim farklı Karainebeyli köyünde oturuyor teyzem. Fakat bir sorun var. Köy kuzeye doğru 20 25 km uzaklıkta. 

“Ya hu teyze sen bu kadar yolu nasıl gelip gidiyosun her gün? 

“Sabahınan adaya giden işçilerin servisiyle. Ağşama uymuyo ne kaptırırsam? 

“Kaptıramazsan?”

“Allah büyük”. 

“Yolum o tarafa teyze bak bugün de beni kaptırdın” diyerek kadını götürmeyi teklif ettim. Lakin benim gezi planımda bir sonraki hedef Assos üzerinden Kaz Dağları’na sarmaktı. Kadının çantasını bagaja yerleştirdim. Çok yakında hissedeceğim şeyin farkındaydım. İki yıldır üzerine çalıştığım tekniklerle bastırmayı becerdim. Kadını köyüne bıraktım. İçine düştüğüm çıkmazı anlatacak halde değilim. 

Kadına para mı versem? 

Numaramı mı bıraksam? 

Ne yapsam? 

Nasıl derdine çare olsam? 

Gücüm yeter mi? 

Kadıncağız yemek teklif etti. Yolum uzun diyip elini öptüm ve Gelibolu iskelesine yola çıktım. Karnım ve göğsüm arası tıkalı, birşey sıkışmış halde Feribota ilerledim. Feribot yol aldıkça Güney’de Lapseki de Çanakkale Boğazına yapılan “çılgın proje” ürünü köprü direklerini görünce bu tıkanıklık, sıkışıklık çözüldü. Canım acır halde araca binip kendimi kapattım. İsteğim bir an önce evde olmaktı. Tatile çıkmak, geziyor olmak kendimi suçlu hissetmeme, sahip olduğum her şeyden utanmama neden oldu. Saçma farkındayım. Kadının yaşadıklarının benimle alakası yok. Ki bizim insanımız genelde büyük sorunlar yaşamış, yaşayan insanları görünce içinden Allah’a şükür eder. “İyi ki halim vaktim yerinde” niyetiyle… 

Lapseki’den Bursa’ya kadar sahil üzerinden yol aldım. Sürekli kadının söylediklerini, yaşadıklarını kafamda döndürüp durdum. Empati kurmaya çalışınca iş çözüldü. Kadının acınacak hali yoktu. Gayet onurlu ve gururlu şekilde kimseye el açmadan yaşamına alın teriyle devam ediyor. 

Peki beni öfkelendiren nedir? 

Kızmamı, utanmamı sağlayan şey nedir? 

O köprü direkleri beni neden bu kadar sinirlendirdi? 

DEVLET… 

Günümüzde farklı yorumlansa da bana göre devlet görünmeyen, rengi olmayan, herkesi kapsarken diğer yandan hiçkimsenin olmayan kutsal bir şey. Yanında ve arkasında araya adam sokacak, kayıracak, torpil yapacak, destek olacak kimsesi olmayanlara liyakati ölçüsünde kucak açan ve sinesinde saklayan ulu bir Çınar gibi düşlerim devleti. Ben bu devlet sayesinde okudum, bu devlet sayesinde bir işte çalışıyorum. Hakkını da vermeye çalışıyorum. Ama konu bu değil. 

Karainebeyli köyündeki nine ve onun gibi tanımadığım niceleri Devletin gölgesinde neden kendine yer bulamıyor? 

Büyük bir devletin görevi gerçekten gereksini olanlara kol kanat germek değil midir? 

Bizim yere göğe sığdıramadığımız ecdadımız dememiş midir “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” öğüdünü miras bırakan?  

Evet yoksulluk toplumumuzun genel sorunu. Bir gerçeklik. Ancak bu gerçeklik içerisinde mega projeler yapmak, devletin gerçek sahiplerine aslında çok da bir şey kazandırmayacak kanallara, köprülere para yığmak, hemen her siyasi partinin sahip olduğu belediyelerde bulaştığı rant ve yolsuzluklar… Devletin üniversitelerinden tutun muhtarlıklarına kadar hemen her kademesinde yaygın etkisi olmayan, amacından sapan projelere yatırılan, ehil olmayanların insafına bırakılan milyon liralar… Cebinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti kimliği taşımayan neidüğü belirsiz kabileler için harcanan paralar… 

Bir laf vardır. “Beşer bu şaşar.” diye. İnsanoğlu hata yapar. Devleti yönetenler de hata yapar. Ve hatta bazen bile isteye hiyanet içinde bile olabilir. Ancak Devlet denen şey, o sistem bu hataları ayıklar, hıyanetin cezasını verir. Peki nerede o Devlet? Yoksa devlete yüklenen bunca değer, bunca anlam yetim bir çocuğun hayal dünyasında yeşerttiği hayal ürününden mi ibaret? 

Yol boyunca o kadar çok şey geçti ki kafamdan. Artık bilincimin yittiğini hissettiğimde karşıma Trilye tabelası çıktı. O güzel liman köyü. Direksiyonu kırıp Teyzeyle yaşadıklarımda hissettiğim öfke, duyduğum utanç aslında bir yastı. Devlet babayı kaybetmekten öte, belki de hiç olmadığı ihtimalinden kaynaklanan bir yas… Trilye’ye vardığımda Erlik’i limana çektim. Kontağı kapatır kapatmaz arabanın içinde buram buram Kekik koktuğunu fark ettim. Yol boyunca o Kekik kokusunda kaybettiğim devleti aradım. 

30-07-2020


Yorum bırakın