Tehlikeli Oyun: İntihar Üzerine


“Eminim ki eğer kağıtları karalamasaydım, uzun zaman önce kendimi öldürmüş olurdum. Yazmak, olağanüstü bir tesellidir.”

[Emil Michel Cioran / Ezeli Mağlup]

Bir giriş, bir gelişme ve bir sonuç yok bu yazıda. Konu, ömür boyu duyduğunuz, duyduğunuz an korktuğunuz, hadi canım ordan dediğiniz, şakaya vurduğunuz ve kendinizden fersahlarca uzak gördüğünüz o eylem, intihar. İnsanın kendi yaşamına son verme iradesi. Üzerine beylik laflar ederiz yeniyetme yıllarımızda. Ancak gün gelip yaşınız büyüdükçe, sahip olduklarımız arttıkça adı anılmaz, bir şeylere sahip oldukça düşüncesi bile günah hale gelir bu yasaklı eylemin… 

Yalan yok. Ben de sık sık “50 yaşına gelince kafama sıkarım ehe ehe” söylemini dile getirmişimdir yakın çevreme. Gerçeklikten uzak, bir anlamı olmayan bu lakırdının gerektirdiklerini olması gerekenden 20 yıl önce uzun uzadıya yapar oldum. Yahut o kıvama geldim. Nasıl geldim peki? Bir insan nasıl bitirmek ister? Bir insanı bu aşamaya getiren nedir? İşi gücü yerinde, istediği şeye ulaşmaya kadir biri bunu neden ister? Elbette bilmiyordum. En azından o zaman. Yani bundan birkaç ay önce. Aslına bakarsan durumum çok da kötü değildi. Daha kötülerini, çok daha kötülerini yaşadığım günleri dün gibi hatırlıyorum. Hem de hiç deneyimim yokken, ilk gençlik yıllarımda. Belki hepinizin bir ömre sığdıramayacağı acı, kayıp ve mücadeleyi henüz bıyıklarım terlememişken taşıdım omuzlarımda. Dolayısıyla zor bir engeli aşamamak, tıkanmak, güçsüz hissetmek değildi ruh halim. Tam olarak inanç kaybıydı, anlam yokluğuydu. Kişilere, onların oluşturduğu topluma, toplumun inşa ettiği sistem ve kurumlara… Elbette en başta kendime. Hemen yarın erken uyanıp, çok ucuza satılan maskelerden takıp insanların hoşuna gidebilirdim. Takıntılı derecede sadık olduğum gerçek, doğru ve erdem gibi şeyleri halı altına süpürüp kolay şekilde “başarıya” tapınabilir, sevilebilir, affedilebilir, benimsenebilirdim. Bu çok kolaydı. Jack London “Onda vicdandan eser yok. Bu bile onu tek başına başarılı biri yapmaya yeter.” derken kinayeli şekilde koyuyor gözler önüne başarı yolunu. 

Tek bir soru yıkmaya yetti bu ahlaksız planı: Neden? Bu soru inancı sorgular. Şeylerin altında yatan motivasyonu. Diyalektiği sorgular. Sorunun yanıtı belliydi, bir hiç. Aklı yerinde hemen her insan bu sorunun yanıtını bili yirmili yaşlarının sonuna doğru. Öğrenir. Ama “hiç” yanıtını veremez dürüstçe kendine. Verirse benim düştüğüm o kuyuya düşeceğini bilir. İnançsızlık kuyusuna.

Sevgiye…

Mesleğe…

İnsana…

Topluma…

Adalet ve liyakate… 

Sevmek dediğimiz olgudan sıklıkla bahsettik burada. Ancak insan sevmekle yetinmiyor. Sevdiği ne varsa edinmek, ona yakın olmayı da arzuluyor. Üzerine konuşulduğunda pürüpak olan bu duygunun iş yaşamaya gelince nasıl kirletildiğini gördüğümüzde artık sevginin, sevmenin verdiği güçten azad oluruz. Sevmeden nasıl yaşar insan? Ne için yaşar? Benzer şekilde birçoğumuz meslek için yaşar. Bilinçli ya da bilinçsiz ya bir meslek için doğar ya da edindikten sonra bir mesleğe adarız kendimizi. Mesleğimizin bize ve içinde yaşadığımız topluma sundukları bize her gün kalkma, yeterliklere haiz olma gücü sunar. Peki ya mesleğinizden soğursanız? Daha açık bir deyişle mesleğinizi gerçekleştiren diğer insanların onu kirlettiğini ve sadece kendi çıkarlarını düşündüklerini, toplum çıkarını gözetmediklerini anlarsanız. Daha acısı bir ömür bunu görmezden gelmeye, dahası onlar gibi olmaya zorlanırsanız? O yataktan nasıl kalkacaksınız? O mesleği nasıl sürdüreceksiniz? Sevmenin de mesleğin de temel odağı insandır. Bir insanı seversiniz, bir insana hizmet sunmak için çalışırsınız. Bu sizi bir toplumun üyesi yapar. Ancak gün gelip içinde bulunduğunuz insanlardan tiksinirseniz? Onlara faydalı olma niyetiyle, onların kendilerine ihanetlerini eleştirmek yoluyla… Ve elbette uzaklaştığınız, ortak bir paydanız olmayan, aynı değerleri paylaşmadığınız toplumda bizzat toplumdaki çoğunluk görüşün çıkarlarını gözeten adalet ve liyakatin bir öznesi olmadığınızı fark ettiğinizde. Ne yaparsınız? Dönün bakın çevrenize. Hemen hepiniz bir çırpıda adaletsizlik ve liyakatsizliğin katı şekilde tezahür ettiği on örnek sayabilirsiniz. Bugünlerde aynı gün içinde bile görmek mümkün bu durumu. 

Bu dış etkenlerle durmaksızın etkileşime giren tek dayanak noktamız, kendimiz. Kolaylıkla dış etkenlere göre şekil alabilir, uyum sağlayabiliriz. Çevremizin bizden beklentilerini çok kolay analiz edip buna göre davranabiliriz. Böylece sevdiğimiz tarafından sevilebilir, meslektaşlarımız tarafından benimsenebilir, toplum tarafından başarılı algılanırız. Bu bizi liyakatli olmaya ve adalete eriştirir. Mutlu ve mesut yaşarız bir ömür. Onlardanızdır artık. Peki bu yaşayan şey kimdir? Kendimiz, biz neredeyiz? Nereye kaybolduk? Nerede vazgeçtik kendimizden? Kimi durumlarda vazgeçmeye gerek yoktur bile. Anlamsızlığı, adaletsizliği ve ihaneti tadarız. Yüreğimizi dolduran kin ve öfke bizi intikama yönlendirir. İntikam ya ters giden şeyleri düzeltmeye yöneliktir ya da saf bir yok etme niyeti taşır. Her ikisini de tattım, yaşadım, gerçekleştirdim. Fakat ne ters giden şeyler düzeldi, ne yok edilecek şeyler azaldı. Sonuçta bir noktada “yel değirmenleriyle savaşırken” bir ömrün bir hiç uğruna heba olacağı fikri sinsice zihnimde yer etmeye başladı. Tüm bunlar yaşayanı er ya da geç hiçliğe ve anlamsızlığa götürür. Beni götürdüğü gibi.

Neden sevelim? Neden işimize layık olalım? Neden o iş için kendimizi geliştirmek üzere uzun eğitimlerde hayatımızı karartalım? Neden insanlar içerisinde yaşayalım? Bu yazıyı okuyan hemen herkes yürekten hissediyordur soruların yanıtlarını. Burası gerçeğin kalesi. Onuncu köy. Sana soruyorum. Muhtemelen bir insana onu ölene dek seveceğini söylemişsindir. Yahut toplum içerisinde işini ne kadar iyi yaptığına dair söylevler çekmişsindir. Çevrende işini kötü yapanlara o eleştiri okunu yöneltmekte çekinmişsindir muhakkak. “Banane canım…” sözü yaşamını sürdürmende çok işe yaramıştır. Fakat burası onuncu köy ve burada kendine söylediğin yalanlar dahil yalana yer yok. Korktuğun şeyi biliyorum. Zamanında, içine kendimi bırakmadan önce benim de korkulu rüyamdı. İtiraf edelim: İnsanın en çok kaçtığı şey hiçlik ve anlamsızlıktır. Yolun sonunun nereye çıktığını ön göremese de muhtemeldir ki atalarından aldığı genlerde saklı evrimsel öğüt, onu çevresindeki şeylere soyut, gerçeği yansıtmayan anlamlar yüklemeye iter. İlüzyonlar, yanılsamalar, çarpıtmalar, görmezden gelmeler… Kimi zaman bir erkeğin/kadının kusurlarını, kişiliğindeki çarpıklıkları görmeyiz. Kılıflar uydururuz. Benzer şekilde çevremizdekileri işaret edip “madem herkes böyle…” diye fısıldayarak yaptığımız işte norm belirlerken meslektaşlarımıza bakarız. Kendimize söylediğiniz en büyük ve gülünç yalansa bu köhnemiş dünya içerisinde “temiz” ve “kendimiz gibi” yaşayabileceğimizdir. Bizi biz olduğumuz için seven, benimseyen, kucak açan bir toplum içerisinde yaşayabileceğimiz yalanına inanmamızdır. 

Onlar ne yaparsa yapsın, ben işimi layıkıyla yapacağım. 

İhanete uğrasam da seveceğim. Terk edilsem, benden vazgeçilse de sadakatimden ödün vermeyeceğim.

Bana yapılan kötülüklere karşı intikam ve öfkeden uzak duracağım.  

İşte size hiçlik ve anlamsızlığa götüren yol. Yozlaşmışlar arasında ne olursa olsun temiz kalacağına dair inanç… Histeri nöbetleri eşliğinde yürünen bu yolda gün günü tutmaz. Bir gün yataktan kalkar ve can hıraş çabalarsınız. Seversiniz, topluma hizmet edersiniz. Gün olur söversiniz, sayarsınız. Bir süre devam eder bu faydasız döngü. Siz pes edene ve çıkış yolu arayana dek. Bu yol sizi acziyet ve kaçışa götürür. Kendimizden kaçışa. Onlar gibi olmamanın ancak onlarla birlikte yaşamanın bedeli kendinizi unutmaktır. Çıkıştan önce son sapakta rota bellidir. Kendinden vazgeçmek (Bu da bir ölüm değil midir sahi?) Kendinden vazgeçmeyenler için yolun sonu bahsettiğimiz hiçlik, anlamsızlık ve inançsızlıktır. Çünkü bir kez aydınlanan, bu hiçliği fark eden avutamaz kendini ve anlar içinde bulunduğu kapanı. 

Anlam, acıtır. Anlamak acıtır. Anlamsızlığı anlamak ise insanın kanını akıtır. Hüsrana uğratır. Anlamla güzelleşmiş, derinleşmiş, biricikleşmiş her şey acıtır. Acısız derinlik olmaz çünkü. Menandros’un deyimiyle eziyet görmeyenin eğitilemeyeceği gibi, acı çekmeyen de değerden bir iz taşımaz benliğinde. Derinleri gören ve sevgiye, çalışmaya, iyiliğe, insana, emeğe, topluma inancını kaybettiğini anlayan kişi için tek bir çözüm vardır. Bu işi bitirmek. Bu gereksiz acıya, dengesizliğe ve çabaya kendi iradesiyle son vermek.   

Fakat yaşam o kadar acımasızdır ki, acınıza son vermek istemez. Tam umutsuzluğa kapıldığınız anda size kara bulutların arasından bir gün ışığı gösterir. Her şeyin düzeleceğine dair inancınızı tazeler. İnanır, iluzyona kanar ve hatta kimi zaman hemen önce düşmüş olduğunuz durumun sizi götürdüğü istikametten korkar ve -mış gibi yapmaya çabalarsınız. Bu aşamada yaşam tüm tatlılığıyla ayaklarınız altına serilir. İnsanlar size iyi davranır, mesleğinizde ilerlemeler kaydedersiniz, sizinle flört etmeye çabalayanlar olur. Hatta belki bir mail gelir gece yarısı, sizi bu batağa sürükleyenler bu kez ip atmıştır kuyuya. Belki patronunuz size övgüler yağdırır. Kendinizi değerli hisseder kapılır gidersiniz. Ta ki her şey tekrar anlamını tekrar yitirene dek. Aslında her şey en başından anlamsızdır da, sizin buna ikna olmanız bir an meselesidir. Nicelerini gördüm bal gibi her şeyin farkında olup görmezden gelen ve artık gerçeğe bakmadan yaşayan. Kimi meslektaşlarım yaptığı işlerin topluma hizmet etmediğinin bal gibi farkındaydı. Çevremde sevgi bağı olmamasına rağmen önüne gelenle flört eden kemik yığınları bunun utanılacak, aşağılık bir durum olduğunun farkındaydı. Hemen herkes durumun vahametinin kesin olarak bilincindeydi. En başında kibrimden işin ciddiyetini anlayamazdım. Böylelerinin ahlaktan bihaber, akılsız ve yetersiz olduğunu düşünürdüm. Onlara acırdım. Nasihat eder, gerçeği göstermeye çalışırdım. Kibirden kurtulduğumda sahip oldukları mahareti idrak etmem geç olmadı. Her şeyin farkındaydılar ve her şeyi bile bile yapıyorlardı. Bu kalpazanlık oyunundaki ustalıklarını takdir ederken yol ayrımı derinleşti. Yaşamın acımasızlığına, “sondan kaçmaya” karşılık değerlerin yozlaşması pazarlığına girişmedim. Sonuma doğru yürüdüm. Burada biraz atlayacağız. Detayına girmeyeceğim. Gidip gelmeler, korkular, acabalarla süren sancılı günler sonucunda o başarılı ana yaklaştık. Kimi zaman iş arkadaşımıza “son bir” kahve ısmarladık akşam olmadan, kimi zaman bir kediyi “son kez” sevdik. Sevdiğimiz o müziği “son kez” dinleyip, “son kez” Yüzüklerin Efendisi izledik. O başarılı anda, her şeyi bitirme iradesinin tezahür edeceği o anda gösteriyi durduran şey, beni buraya, mutlak sona getiren anlama isteğiydi. “Tamam buradasın, ölümün kapılarındasın. İradeni ortaya koydun, başardın, kendinden vazgeçtin, son vermeye cesaretin var ama önce beni tanı”. 

Tekrar etmek gerekir. Beni bir anlığına durduran şey, anlamaktı. Anlama iradesiydi. Bilmediğim tam anlamıyla kavramadığım, irademle onaylamadığım bir eylemi gerçekleştirmek hiçbir zaman benim yolum olmadı. Jung  “İnsan, bir anlamı olduğuna ikna olduğu zaman dayanılmaz acılara katlanabilir.” derken intiharı kastetmemiş olmalı. Ancak bizler yaşamın anlamsızlığının götürdüğü eylemi anlamaya çalışarak anlaşılamaz bir tavır sergiledik. Betimlemek ve açıklamak zor. O an, tüm irademle her şeyi bitirebileceğime emin olduğum andı. Ve midemden göğsüme, ardından zihnime yükselen bir durum hissettim. Bu bir devrin kapanışı gibiydi. Daha önce hiç ölmedim. Ölümü yansıtan bir ezoterik ritüelin öznesi olmuşluğum vardır. Bu sembolik eylem dışında doğum esnasında bir gidip geldiğimi söyler büyüklerim. Ancak tam o an, kendi irademi ortaya koymak üzere olduğumdan emin olduğum an, gerçekten öldüğümü hissettim. Beni buraya getiren hiçlik ve anlamsızlık tarifi imkansız bir güç sundu ve şunu fısıldadı “Elini gördüm. Restime rest çektin. Dilediğin zaman bu işi bitireceğine inandım. Ama önce dur bir anla.” Kendimi o an cebimde bir tomar para ya da belimde bir altıpatlar varmışçasına güvende ve özgür hissettim. Her şeyi yapmaya kadir bir insan olarak intiharı anlamaya başladım. İntiharı erteleyen biri olarak. Kimlerle kesişmedi ki yolum. Sayısız kitap, vaka, makale, film, video… En önemlisi elbette Cioran ve Papini’ydi.

Bu üstadların mesele üzerine fikirlerini uzun uzadıya anlatmayacağım. Dileyen açsın okusun. Her ikisinin ortak yanı intiharı bir erdem olarak görmeleri ve kutsamaları. Diğer yandan intihar fikrinin oldukça normal bir refleksten kaynaklandığını ileri sürmeleri. Hakikaten toplumun intihar üzerine algısı güçsüzlük, kaçmak, pes etmek üzerine. Borcunu ödeyemeyenler, terkedilenler, batanların canlarına kıymalarına yönelik haberleri hepimiz okumuşuzdur. Üstadlar bir çırpıda, cinnet halinde, çaresizlikten kaynaklı vakaları böyle değerlendiriyor. Hepinizin gözünün önüne gelmiştir. Adam çatıya çıkar, adama aşağıdan sorarlar isteğini, adam talebini iletir, bir komiser çatıda buna elini uzatır, iş biter. Sonrasını bilmeyiz. Aynı hikaye köprülerde de tekrarlanır. Bu acziyettir. Ancak diğer türlüsü, üzerine düşünülen, planlanan, kucaklanılan, normalleştirilen ve birlikte yaşanan intihar fikri asıl tehlikeli ve gerçek olandır. Bu fikri zihninde misafir eden bünye pimi çekilmiş bomba gibidir. Kaybedecek hiçbir şeyi olmadığının farkında olmakla birlikte, yaşamın ve yaşamanın değerinin farkındadır. Bitirme motivasyonu acziyet değil, uyum sağlayamama ve tiksinmedir. Bu da gizliden gizliye iyiye, güzele, gerçeğe tapınma ve çevresine baktığında bunlara yapılan hakaretlerden dolayı Tanrı’ya karşı bir tür utanç duyma güdüsünden kaynaklanır.

Zihnisinir bir fikir… Saatli bomba dedik ya. Biraz açalım. İnsan cebinde bu “altıpatları” taşıdığında yaşama karşı farklı bir bakış açısı takınıyor. Ne olursa olsun, ne yaşarsa yaşasın umursamadan bıyık altından gülümsüyor. Keyif almaya başlıyor hatta. Etrafındaki iğrençlikler yolun sonunu bilen kişi tarafından artık merhametle karşılanıyor. Görünmez hale geliyor. Bu kişi artık ne nasihat ediyor, ne de yardım eli uzatıyor çevresine. Jung’un deyişiyle “yalnızlığın en derin hali” olan, onun için değerli ve hayati olan şeylerin çevresindekiler için oldukça gereksiz şeyler olduğunun bilincinde, soluksuz bir umarsızlıkla yaşıyor hayatı. Ne zaman içi tekrar ısınsa yaşamın iluzyonlarına karşı yahut ne zaman kanı çekilse ahlaksızlık ve riyakarlıktan, kulağına uzaklardan bir fısıltı getiriyor rüzgar:

“Memento mori…”

Tam olarak burada Giovanni Papini’nin destansı satırlarına yer vermeli. Ondan daha iyi izah etmek mümkün değil sanırım.

Haydi, defolun başımsan sinsi ve kötücül düzenbazlar, ölüme susamış hayvanlar! Ben ölemem, ölmek istemiyorum, asla ölmeyeceğim. Hayata mutlu, huzurlu, memnun olduğum, para ve refah içinde yüzdüğüm için mi sarıldığımı zannediyorsunuz yoksa? Hiç de değil! Ben dünyadaki en talihsiz adamım. Aşkım yok, zenginliklerim yok, dostlarım yok; ne yakışıklı ne de güçlüyüm. Hayatta çok az sevinç tattım ve çok nadir zevk aldım. Bol bol ağladım, neredeyse hep acı çektim. Yine de ölmek istemiyorum. Hayır, asla, hala yaşamak istiyorum.

Ey rahip! Bana başka hayatlar, daha güzel, daha huzurlu, daha ışık dolu hayatlar vadetmen nafile. İnanmıyorum buna. Senin mutluluğunu tanımak istemiyorum. Ben bu dünyayı, bu yeryüzünü, bu çirkin, karamsar, sıkıntılı hayatı tanıyorum ve sonsuza dek bunu istiyor, arzuluyor ve talep ediyorum. Ben tamı tamına kendi uğursuz, sıkıntılı, melankolik, mutsuz hayatımı, bu acı dolu hayatımı isriyorum. Yeter ki pencerenin yarısından gökyüzünü göreyim, yeter ki bir bahar sabahı bir kuşun ötüşünü duyayım, bir çocuğun bir kadının gülüşünü göreyim. Birkaç kelime yazabileyim okuyanlara…”

Yaşama her daim itibar, kavuşma, esenlik ve başarılar atfediyoruz. Fakat günün sonunda onun verdiği kadarıyla yetinip buna “uyum sağlıyor” bir hiç olarak ölüyoruz hastalıklar ya da yaşlılıktan. Her ne kadar mezar taşlarında belli belirsiz isimler yazsa da orada yatan bir hiç oluyor. Orada kimse yatmıyor. Muhtemelen yanındaki çukurda yatandan hiçbir farkı olmayan bir ruha sahip ceset zamanla çürüyor. Peki bizler? Hiçliği ve anlamsızlığı bu dünyada sırtlayanlar, farkında olup uyum sağlamayanlar? Bizler ne olacağız. Bir hiç. Mânâ, incitir. Mânâ inceltir ve saydamlaştırır dokunduğu şeyi. Bir şeye yüklenen anlam değiştiğinde acı da azalır bu yüzden.

O halde bizler de Papini gibi Cioran gibi belimizde kimsenin görmediği altıpatlar ile tadını çıkaracağız mutsuzluğun, acının ve karamsarlığın. Anlamsızlaşmayacak tek kaleyi, ölümü fethedenler olarak başı dik ama yalnız, gülümseyeceğiz bir çocuk gördüğümüzde, baharda çiçekler açtığında, bulutsuz gökyüzünde dolunayda… Çekeceğiz ciğerlerimize ağır havayı ve dinlendireceğiz “kendimizi”. Başkalaşmamış, bulanmamış, sadece bize özgü kendimizi taşıyacağız keyifle her yeni gün sırtımızda. Dünyada temiz kalmış o nadide, anlamı olan tek şeye kendimize sarılacağız. Belimizdeki o soğuk altıpatlar ürpertmeyecek bizleri. Arada çıkarıp bir bakacağız. Acaba? diyeceğiz. Üşenip, sıkılmayacağız bu tehlikeli oyunu oynamaktan.

25.08.2022


Yorum bırakın