Sevgi, aşk ve genel mahiyette kadınlar üzerine yıllar yıllar önce şurada uzunca yazmıştım. Fakat söz konusu yazıda duruma fazla mantıksal ve sığ yaklaşımım aradan geçen sekiz yıldan sonra kendini göstermiş oldu. Orada iyi bir ilişki için temelde iki ölçüte değinmiştim: Tam uyum ya da uzlaşma… Bunlardan ilkinin asla mümkün olamayacağını o dönemlerde de bilmeme karşın, uzlaşma olayı asla ve katâ gerçekleştirilemeyecek bir ihtimal olarak bugün dağ gibi önümüzde duruyor. Diğer yandan konusu aşk, öznesi ise kadın olan bir konu mantık sınırları içerisinde açıklanamayacak kadar alengirli bir konu olsa gerek. Herkese göre yanıtı farklı olacak bu konuyu o günlerde gerçekten sevmemiş ve bundan haberi olmayan biri olarak irdelemeye yeltenmek sanırım biraz cahil cesareti olmuş. Bu kez de öyle olacak ancak artık bu konuya bir nokta koymalı diye düşünüyorum. Kim bilir, belki de ileride tüm bu yazıları Üstad Hesse gibi bir kitap altında toparlar, ölümsüz hale getiririz.
Benim bu işlerde ezelden çok bir deneyimim olmadı. Açıkçası kendimi bir ilişkiye adayacak çok fazla fırsatım da olmadı. Bir süre çocukça bir çekingenlikle sevenden kaçtım, bir süre ergenliğin coşkunluğuyla sevdiğimi sandım, son olarak da bilinçli, aklı başında, uçsuz bucaksız ve usulüne uygun şekilde sevda çölüne daldım. Tokadımı yedim, kaldım. Kendi kendime yedim hem de. Deneyimsizlikten kaynaklı bir iş kazası oldu. Bir süre başkasına ardından kendime kızdım. Sonunda güzel bir dayak yiyip ertesi gün doğrulmuşcasına “Ulan ne dövdüler be!” demişken önceleri okuduğum bir kitap elime tekrar yapıştı.

Martin Eden…
Üzerine çok şey söylenir elbette fakat bu kadar mı olur? Bir kitap insana bu kadar mı ayna tutar, iyi gelir ve kahreder? Karakter gelişiminin yanı sıra elbette bu yazı ana fikirlerinin Martin Eden’in aşk serüveni üzerinden sunuyor. En altta bilmeyenler için kısaca özetledim. Ara sıra değineceğiz. Ancak şu dakikada kitabın bana biraz hayal kırıklığı yaşattığını söylemem gerekiyor. Ben bir süre önemli bir yıkım yaşamama rağmen içten içe hoş bir gurur duygusuyla başa çıktım enkazla. Sıcağı geçip toz duman dağıldığında molozların arasından çıkıp “yalnız iyi sevdim anasını satayım” dedim üstümü başımı silkerken şurada değindiğim gibi. Martin Eden’i tekrar tanıdığımda, benim gibi ve hatta benden daha iyi “atlayanlar”, daha iyi “düşenler” de varmış düşüncesi gururumu bir nebze zedeledi diyebilirim.

Diğer yandan henüz Martin Eden’i zihnimde evirip çevirirken bu kez bir süredir kapağını açmaya üşendiğim kitaba göz gezdirme iradesi belirdi yüreğimde. Güvercin Gerdanlığı… Baştan söylemekgerekir. Sevgiyi, ilgiyi ya da diğer hoş duyguları çok bilmem, anlamam. Bilsem de insanların dilediği gibi gösteremem. Ancak söz konusu aşksa eğer en güzel tanımlama Güvercin Gerdanlığı olabilir sahiden. Kitabı okudukça kabuk bağlamış göğsüme baktım. Gerçekten de ben, birbirini acımasızca seven güvercinler gibi kendime zarar vermişim severek. Dolayısıyla biz de o gerdanlığı boynumuza taktık, takmış olduğumuzu fark ettik. Böylesi muğlak, pop kültür tarafından içine edilmiş bir kavramı incelemeye karar verdik. Zira benim cins bir huyum var. Genelde başıma gelen işlerde “bu neden oldu?” diye sorarım. Bir daha aynı hatayı yapan insana aşık değil aptal dendiğini bileceğimden işi analitik bir düzlemde incelemeye karar verdim olabildiğince. Bize işini bilen bir rehber gerekiyordu. Üstad İbn Hazm’dan rica ettim.
Nedir bu aşk?
“Aşk göz açtırmayan bir derttir. Öyle bir hastalıktır ki hasta zevk alır. Dert sahibi derdi arzu eder. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Aşk insana vaktiyle iğrendiği şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.”

Bana göre bu tanım üzerine söz söylemeye gerek yok. Aşk iyi ya da kötü olarak nitelendirilemez. Kimse yoktur ki o ilk günler dışında sahip olduğu aşk içini huzurla doldursun. Huzur, mutluluk, sonra ani bir kaygı, korku, sonra tekrar huzur, öfke, üzüntü, mutluluk… Bu böyle bir döngüdür. Bu döngünün getirdiği yorgunluğu bünyesinde hissetmeyen artık aşkın ateşinden azad olmuş, alışmıştır ve artık aşka sahip değildir. Tutkusunu kaybetmiştir. Öyleyse aşk büyük bir sahip olma tutkusu ve arzusu tarafından yönetilir. Büyük bir aşk ve tutkuyla başlayan ilişkilerde partnerler birbirleriyle birlikteliklerini imza ile garanti altına aldıktan sonra, bırakın beş sene geçsin. Aşkın gözlerdeki yansıması sönmüş, tutkunun yerinde yeller esmektedir. Dolasıyla aşk, tutku ve arzuyu gerektirir. Ayrılıkla olan güçlü bağı da buradan gelir. Mantık, anlaşma, makul ve uyum, aşkın mahalinde barınamaz..
Bu öyle bir tutku ki rehberimizin deyimiyle “Sevgiliden ayrılmayı gerektirecek her türlü ciddi durumu hiç hesaba katmama”yı beraberinde getirir. Aşk hataları, noksanları yok eder. Aşık olanı köreltir. Gerçekten de öyle. Yoksa nasıl sevebilirdik vasatı, azimli olmayanı, yetkin olmayanı ya da bizi göz göre göre ateşe atanı… Nasıl aşkla bakabilirdik ona, gözleyebilirdik yolunu türlü hakarete ve terk edilmelere şahit olduktan sonra.
Bu körlük hali aşığın başka bir benlikte kendini inşa etmesine, değişmesine ve yerine göre yozlaşmasına neden olur. İbn Hazm aşık kimselerin “başkalarına vermekten kaçındığı malının tümünü bir anda sevdiği uğruna dağıtmaya başladığı”ndan, kindar sayılabilecek insanların aşık oldukları insanla arasında “büyük kavgalar yaşansa da kısa bir süre sonra kin ve nefretten eser kalmaması”ndan bahsederek durumu özetler. Aşık insan kendinden vazgeçer, kendini unutur.
Öyle ki dünyayı da unutur. Erdemli yaşamın gerektirdiklerini, olması gerekenleri, idealleri unutur ve tüm odağını aşık olduğu nesneye yöneltir. Eğer aşık olduğu nesneye ulaşmasına vesile olmayacaksa. işi, gücü, kariyerinin bir önemi yoktur artık. Aşkın ideal insana ve topluma uzaklığını Jules Payot şöyle açıklıyor “Aşk o kadar sefil bir hiçliktir ki destansı bir çağda bırakın onunla ilgili konuşmayı, kimsenin aklına getirmez bile”. Gerçekten öyle değil midir? Aşık insanın tüm derdi aşık olduğu nesneyse gerçekten topluma, toplumun sorunlarına körleşmez mi bir süre sonra? Yahut sevildiği sürece bir insan daha iyi olmak için çaba sarf eder mi? Martin Eden’i yazar ve entelektüel olmaya iten motivasyon tam da bu değil midir? Martin Eden biriciğine kavuşmak için gecelerini, günlerini hiçe saymış kendini unutmuştur. Zar zor kazandığı parayı aşık olduğu kadının ailesine hoş görünmek için elbiseye harcamış, malını mülkünü dönüşümlü olarak rehincilere vermiş, haftasonları sevdiğine görebilmek için kilometrelerce yolu tepmiştir. Kendinden vazgeçmiştir. Ben de bu duyguya esir düştüğümde işimi, kendimi, ideallerimi unutup tüm odağımı aşık olduğun nesneye yakın olmaya ve onu elde etmeye yönelttim. O güne kadar değerli adletttiğim ne varsa yitti gözümde. Bu karanlıkta bir yıldız gibi parlayana yönelttim tüm bakışlarımı. Silmarillion’da kavmini Sirion’a götürmekle mükellef Thingol’ün Melian’ı gördüğünde yüzyıllar sürecek bir uykuya dalması ve kavmini, yükümlülüklerini unutması gibi kapattım zihnimi dış dünyaya. Değiştim, uymaya çabaladım.
Ve elbette sadece bir aşığın aşina olduğu iki temel eylem vardır. Yürümek ve uykusuzluk. Aşık huzursuzdur. Zihni kaybetmek, kazanmak arasındaki savaşla meşguldür. Sürekli düşünür, ister, üzülür, sevinir… Bu can hıraş ruh hali aşığı huzursuzluğa ve yürümeye iter. Uzun, rotasız yürüyüşlere. Öyle ki aşık ne kadar yürüdüğünü unutup topuklarına kan inene dek yürür. Yürürken hayaller kurar. Kah kazanır, kah kaybeder. Akşam eve gelir. Yatsa da uyuyamaz. Zihnindeki düşünceler bırakmaz yakasını. Kimi zaman sevinç, kimi zaman umut, kimi zamansa keder onu alıkoyar deliksiz uykudan. İbn Hazm “Aşıklar yıldız çobanlarıdır, geceleri yaşanan uykusuzluk aşıklarda görülen normal bir durumdur.” sözüyle bu anormal durumu normalleştirmiştir.
Peki aşk her koşulda benzer midir? Elbette aşk hemen herkes için farklı tezahür eder. Kimileri aşkı ağzında bir sakız olarak evirip çevirirken kimileri onda kendini kaybeder. İbn Hazm aşkı beş başlıkta sınıflandırıyor.
Aşkın Türleri nelerdir?
İbn Hazm’a göre aşk farklı şekillerde tezahür edebilir. Buna göre kimileri düşünde seviyor. Hazm düşünde sevenleri, platonik aşık olarak nitelendirebileceğimiz var olan kişiyi/şeyi uzaktan sevme ya da hiç var olmamış bir kişiyi/şeyi sevme olarak betimliyor. Hazm’a göre ikinci grubu “basit bir tasvir üzerine aşık olanlar” oluşturuyor. Bu grup birinin övgüsüne mazhar olan, çevresi tarafından sevilen, sosyo-ekonomik durumu yerinde insanlara bir ölçüde başkaları tarafından manipüle edilerek sahip olma arzusu hissediyor. Üçüncü grubumuz “bir bakışta aşık olanlar” Dördüncüyse “uzun görüşmeler sonucu sevenler”. Son grubu açıklamadan önce bu ilk dört grubu bir inceleyelim. Bunların elbette bir ortak noktası var. Aşkın bu türlerinde işin içine bolca mantık ve yanılsama karıştığı ortada. Kişi başka bir şeyi/kişiyi çevresinde bıraktığı imaj, kendi hayalleri, algıları, gereksinimlerini göz önünde bulundurarak seviyor, aşık olduğunu iddia ediyor. Platonik aşklar hiç gerçekleşmemiş, kişinin sevgisini yönelttiği nesneye aslında onda var olmayan nitelikler eklediği sağlıksız bir durumdur. Başkalarının tasviri üzerine aşık olanlardaysa derinlerde sosyopatlık, diğerlerine benzeme çabası, başkaları tarafından beğenilme, onların değer verdiği şeylere değer verme, sürüye dahil olma motivasyonu olduğunu ilk bakışta belirtebiliriz. Bir bakışta aşık olanlarsa ancak ve ancak talihin yardımıyla gerçek aşka erişebilirler. Fakat bunun da ufak bir ihtimal olduğunu belirtmekte fayda var.
Tüm bu aşk türleri, tutulma hallerinden iyi bir ilişki çıkabilir, mutlu bir evlilik çıkabilir… Konumuz bu değildir. Konu aşk ve sevgi bağıdır. İyi bir ilişki yahut mutlu bir evlilik sürdüren insanların karşılarındaki kişilere öncelikle sevgi ve aşk bağı ile bağlanmadıklarını gösterir. O ilk yazıda bahsettiğimiz “uyum” güdüsü devreye girer. Taraflar birbirini ve kendini tartar. Ailelerini tanıştırır. Bir taraf diğerini “güzelliği” daha doğrusu kendi libidosunu tatmin etme aracı olarak görürken diğer taraf eşini kendine düzenli, maddi kaygıdan uzak bir yaşam sağlama aracı olarak görebilir. Ancak bu nedenler toplum tarafından hiçbir zaman açıkça dillendirilmez. Kişiler kendilerine böyle pragmatist yaklaşımları konduramazlar. Her türlü ulvi duygudan uzak, gizli ajandalara göre yürütülen ilişkiye ihtiva etmediği anlamları yüklerler. Akşamları kampüste yürüyüşe çıkıyorum. Maalesef etrafta çok fazla düğün salonu var. Yürürken kulağıma “böyle bir aşk görülmemiş dünyadaaaağğğğğğ” şarkısı çalınıyor. Ertesi gün yine aynı şarkı, diğer gün yine… İnsan içinden “E bunların hangisi en görülmemiş aşktır acaba?” diye sormadan edemiyor. Bu örnekte görüldüğü gibi bazen sadece bekar kalmamak, ailesinden izin almadan tatile gidebilmek gibi nedenlerle evlenen, birlikte olan insanların bu sığ yaklaşımı süslü kelimeler, şarkılar, destansı düğünler ile bezemeleri anlaşılabilir bir davranıştır. Son kertede bu “aşk”lar ilişkinin mantıksal temeli ortadan kalkınca örneğin kadın 30, 31 yaşında fiziksel olarak geri gitmeye başlayıp erkeğin libidosuna hitap etmemeye başladıkça yahut erkek bir dönemler sahip olduğu maddi imkanlara sahip olmayınca, bitiverir. Aniden hem de. Hiç olmamıştır çünkü. Taraflar bu “dünyada görülmemiş olan aşkı” bitirmek için farklı bahaneler üretmekten de asla geri durmazlar. Başta olduğu gibi yine oldukça mantıklı görünen bahaneler üretebilirler. “Mutlu değilim, “bana kendimi değerli hissettirmiyosun” minvalinde masum ve haklı gerekçelerle işi bitirirler ya da daha fenası birbirlerini aldatırlar.
Elbette burada kendi görüşlerimizi sunuyoruz. Böylesi kişisel bir konuda genellemelere varmak doğru olmaz. Diğer yandan herkesin arka cebinde bir gizli ajandayla dolandığı günümüzde her iki tarafında aradaki ilişkide sadece aşk değişkenine odaklanması beklenemeyecek bir durumdur. İbn Hazm bu nedenle çok yerinde bir sınıflandırma ortaya koymuştur. Öyle ki günümüz kadınlarının ve erkeklerinin arka cepleri oldukça dolu. Kimi zaman ailelerinden bağımsız bir yaşam kurabilmek için, kimi zaman sosyo-ekonomik nedenlerle, kimi zaman çocuk sahibi olmak için, kimi zamansa sadece flört etmek ve kendilerini değerli hissetmek için karşı cinsle ilişki yaşayabilmektedirler. Kadınlar hiçbir zaman sadece karşılarındaki insana ve onunla ilişkisine odaklanmıyor. Schopenhauer bu konuda “Kadınların, bir erkeğin aklına, kültürlülüğüne aşık olduklarını ileri sürmeleri, budalaca, gülünç bir iddiadır…” satırları tam da bu gerçekliğe tercüman oluyor. Kadınlar karşılarındaki erkeği bir baba, bir eş, bir çalışan, bir kahraman vb. birçok bağlamda hayal edebiliyor. Fakat bu odak sapması karşılarındaki erkekle samimi bir aşk ilişkisi kurmalarını, onu kusurlarına rağmen sevmelerini olanaksız kılıyor. Muhakkak erkekler de kadınlarla aşktan bağımsız birçok nedenle birliktelik kurmaktadırlar. Çevremden bunu oldukça somut örneklerle deneyimlemekteyim. Takdir edilir ki ben erkek ve heteroseksüel olduğumdan erkeklerin bu konudaki yanlışlıkları ya da ahlaksızlıkları odağımızın dışındadır. Son tahlilde bunların işine pek de akıl ermez. Vaktimizi fazla harcamadan rehberimizin dikkat çektiği aşkın o son türüne eğilelim: Birini sevdikten sonra, başka birini sevmeyenler…
Bu hal farklı şekillerde gerçekleşebilir. Ancak burada odaklanılması gereken konu ilişki değil “birini sevdikten sonra başkasını sevmeyecek olandır”. İki şekilde tezahür edebilir. İşler yolunda gider ve bu arkadaşımız ömür boyu sevdiği ile beraber mutlu yaşayabilir. Karşısındaki insanın onu kendisi gibi sevmesi gerekmez. Ekonomik koşullar ve sağlıkla ilgili nedenler olmadıkça bu kişi sevgi bağıyla bağlı olduğu kişiyi mutlu etmek üzerine yaşayacağı için, sevilen de bu sakin ve güvenli limandan kolay kolay demir almayacaktır. Fakat dünyada işler hep böyle süt liman gitmez. Hayat her şeyi sınadığı gibi sevgileri de muhakkak sınayacaktır. Birini sevdikten sonra başka birini sevmeyecek olan ve daha acısı bundan henüz haberi olmayan kişinin talihi ona yardım etmezse zor bir keşif yolculuğuna yalnız olarak çıkma görevine maruz kalacaktır. Sevdiği kişiyi ona bağlayan şartlar ortadan kalkınca ebediyen sevecek olan dostumuz tek başına kalır. Taşları inkar, öfke, hayıflanma, çarpıtmadan oluşan bitmeyen bir yola girer. Burada kedine iyi gelen savlara inanmayı tercih eder başlarda. Olumsuzluğu karşı tarafa yıkar. Onu suçlar. Belki suçlaması da gerekir. Çözümsüzlük de burada başlar. Eğer bu kişi karşısındaki kişiyi suçlayıp çözümü başka kişilerde ararsa, geçici bir refah ve huzur ardından şu gerçekle karşılaşır; o artık bir kere sevdikten sonra başkasını sevmeyen değil, diğer aşk türlerindeki gibi “mantık” ve “çıkar”la sıvanmış ihanet duvarına doğru koşandır. Kendine, kendi sevgisine ihanet etmiştir. Bu yola saparsa eğer ondan sonra hissedeceği “aşk”a nasıl güvenebilir? Bu arkadaş henüz görmediği o duvara doğru yürüyecekse eğer onunla da burada vedalaşalım.
Eğer bu kişi duvarı görür de kendine dönerse yol çok daha zordur ama bir menzili vardır. Yol bir yere varacaktır. Bu kişi öncelikle öfkelendiği, kızdığı kişiye merhamet etmeli, onu anlamalıdır. Duruma onun gözünden bakmalı, hak vermese bile onun koşullarını göz önünde bulundurmalıdır. Böylece sonu olmayan öfke ve nefret sarmalından kendini kurtarır. Sonraki aşama kendine kızmadır. Kişi peki ben böyle bir tuzağa nasıl düşebildim? İnsanlar neden böyle? Böyleyse neyi ve kimi seveceğiz? gibi hezeyanlarla aşka, sevgiye, kendine inancını kaybedebilir. Gri, belli belirsiz bir hiçliğe hapseder kendini. Bununla birlikte ara sıra aklı duvara toslamak ister. Kendine karşı bir savaş verir. Bunları uğruna yaşadığı insan çoktan yoluna devam etmektedir. Durum artık ondan soyutlanmıştır.
İşlevselliğe ve mantığa dayalı zihniniz, alışkanlıklarınız bunu kabul etmiyor olabilir. Normaldir. Belki sizler de sizi seveni seven ve size kendini değerli hissettiren insanlarla birlikte olma yolunu kendiniz açısından daha değerli ve konforlu bulabilirsiniz. İlk bakışta normaldir. Birini sevdikten ve dahi o kişiyi kaybettikten sonra başka birini sevmemenin ne gibi bir faydası olabilir insana hüzün ve özlemden başka? Buna hangi yürek dayanabilir? Öyle ki şu sıra revaşta olan psikolojik danışma hizmetleri ile insan doğasına sağır, otomatikleşmiş danışmanlar size sürekli “en kolay ve rahat” olanı yapmayı salık veriyor. Ancak belki birçoğumuzun bildiği, belki inkar ettiği konuyu Kierkegaard içtenlikle açıklıyor:
“İçtenlikle seven, bir kereliğine ve sonuna dek sever.”
Şöyle bir geri çekilip baktığınızda karşılıksız, bir kereliğine ve sonuna dek sevmenin insana sanılanın aksine muazzam bir güç ve özsaygı bahşettiğini görebilirsiniz. Durumu algılamanızı değiştirip, ego, kibir ve ihtiraslarınızdan arındığınızda Hermann Hesse’nin ustalıkla betimlediği o ebedi, kutsal duyguya erişmenin, ona sahip olmanın hazzını yaşarsınız benliğinizde. Bir düşünün hele: Artık oyun bitmiş, son bulmuştur. Ben böyle bir sevgi ve aşkı bir el kızından önce babama karşı hissetmiştim. Hala hissederim. Yokluğunda önce onu suçlamış, ardından onu erken aldığı için Tanrı’ya yakarmıştım. Kurban psikolojisinden yıllar sonra arındığımdaysa bana hiçbir şey miras bırakmamış, bıraktığı kadarını reddettiğim ve bundan sonra da yeni bir şey bırakması mümkün olmayan babamı içtenlikle ve sadakatle sevdiğimi fark ettim. Öte yandan bu sevgi bana babamın sürekli yanımda olması imkanını sundu. Gerçekten de önemli sınavlara girerken, haksızlığa uğradığımda ya da bir kitabım yayınlandığında babamın yaşarken olmadığı kadar yanımda olduğunu hissediyorum. Yahut Şibumi’de Nicolai Hel’den öğrendiğim üzere yarı meditasyon yoluyla sevgili babamı istediğim zaman görüp onunla sohbet edebiliyorum. Babası hayatta olanları gözlemliyorum. Sürekli bir hayıflanma, birşeyler talep etme. Babalarına karşı birçok şey hissediyorlar. Ondan yardım istiyorlar, ona kızıyorlar, ona danışıyorlar ama sevmiyorlar. El kızında da durum böyle. İyi ve güzel günlerde kimi zaman o yanındayken bile uzakta hissedersin. Bu en büyük acı, yalnızlıktır. Lakin benim için sevdiğim hep yanımdadır. Hatta kimi zaman babamla sohbet ederken bulurum onları. Bu büyük bir bahistir elbette. Böyle Tanrısal bir ilişkiyi ortaya çıkarmanın bedeli belki de onu kaybetmektir. Öyle ki birini içtenlikle sevmeye kalkışmak önemli bir işe girişmek gibidir. Enerji, adanma ve körlük ister. Önceleri bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Atlamamak için birçok mantıklı sebep belirir çünkü. Ama hayır. Gönül işlerine birkez mantığı sokanlar yukarıda bahsettiğimiz o duvara çarparlar mutlaka. Ömür boyu gerçek sevgi peşinden koşar, sevemezler. Çevrelerini de kendileri gibi yorumlayacakları için kimsenin de kendilerini içtenlikle sevdiğini hissedemezler. Böylece yozlaşır, ömür boyu rol yapar, lenslere gülümserler. Bir kez sevdikten sonra başka birini sevmeyenler kolay bir hayat mı yaşayacaklar peki? Elbette hayır. Ancak burada huzurun konforla ilişkisi olmadığını anlatmaya vaktimiz yok.
Öyle anlatılacak durum da değil. Evinizde denemeniz istenmez. Lakin bu durumu empati kurabilen biri Martin Eden’in yaşamında görebilir. Kitabı okurken kendinizi Martin Eden’e kızar halde buluyorsunuz adeta kimi sayfalarda. Eden sevgisinin karşılığında ihanet görmesine, çok zor koşullarla yüzyüze bırakılmasına rağmen bir kez olsun Ruth hakkında yargıya varmıyor. Kimi zaman kızsa da, anlayamasa da kendi sevgi bağından vazgeçmiyor. Ta ki onun fiziksel varlığının kendisi için bir anlamı kalmayana dek. İlginçtir Eden Ruth’un ihanetinden sonra başbaşa kaldığı karanlık bulutları biraz talihin yardımıyla dağıttıktan sonra ona bir anda ilgi gösteren insanlara da kulaklarını tıkıyor, gönlünü kapatıyor. Hemen her gün kendisine gelen yemek teklifleri ve arkası tükenmeyen kadın ilgisi onu bir feryada sürüklüyor insanların değişkenliğine karşı:

Ben açken beni neden yemeğe çağırmadınız?
Ben yapayalnızken beni neden sevmediniz?
Eden burada şüphesiz yukarıda aşkın türleri arasında İbn Hazm’dan aktardığımız ilk dört aşk türüne, içten olmayanlara isyan ediyor. Çıkara, söylentilere, konfora ve uyuma dayalı aşka öfke ve sitemini kusuyor. Gerçekten de insanlar sizi her zaman prime time’ınızda fark ederler. Size o zamanlarda saygı gösterirler. İşlerini ve kariyeriniz yolunda giderken, maddi durumunuz stabilken, duygu durumunuz pozitifken sizi sever, sizinle arkadaşlık eder, sizi yemeğe çağırırlar. İşe farklı bir perspektiften bakacak olursak dostlar, bu iş tam anlamıyla ideolojik, sınıfsal bir meseledir. Sevmek, sevdiğine ulaşmak gibi konular günümüzde duygulardan ve erdemli değerlerden azad olup materyalize olmuştur. İnkar etseler de hemen herkes kendi yankı odasındadır. Şurada buna değinmiştik. Maddi durumunuz, mesleğinizden bağımsız olarak eğer kimsesizseniz, toplum sizi içine kabul etmez. Sizin kimseniz olmaz. Eğitimde fırsat eşitliği bu nedenle çok özeldir, Darüşşafaka bu nedenle sahip çıkılması gereken bir kurumdur. Bursiyerlerine sadece maddi imkan sunmaz, onları gelecekteki her dönüm noktasında yanlarında olur bir aile olarak. Kimsesizler birbirlerini kimse edinip onları kardeş görür, korur ve kollar.
Bu durumu yaşamayanların bu konuları anlamadığını yaşayıp görüyoruz. İçerisinde bulunduğumuz bu maskeli balo da bundan ileri geliyor. Kimse içine battığı bataklığı ayan beyan dile getirmiyor. Güçsüz görünürse eğer görmezden gelinecektir çünkü. Ben bunu 30 yaşıma kadar döngüler halinde defalarca yaşadım. Ergenliğimde ilgi odağıydım. Babam öldü dağıldılar. Ölümün ardından çok param ve lüks aracım vardı. Hepsi gidince dağıldılar. Lisans eğitimim boyunca sessiz sedasızdı ortalık birkaç dost dışında. Prestijli bir meslek ve iyi bir maaş edindim yine ilgi odağı oldum. Şimdi yine aynı hikaye. Biliyorum ki yarın işler değiştiğinde ya da ben işlere iyi yanından bakıp toparlandığımda yine döngü devam edecek. Bu güvenilir bir ortam mıdır? Çaresizce dolanırken ortalarda görünmeyen, yardım elini uzatmayan ve hatta durumunuzu bilmesine rağmen sizi tek başına bırakanlar içerisinde nasıl gönül rahatlığıyla yaşar, onlarda huzur bulursunuz? Ki Eden’i “mutlu sonuna” götüren de bu anlamsızlık ve boşluk hissiydi. Onu ait olduğu soğuk sularla buluşmaya iten şey buydu.

Nihayetinde doyasıya yaşadık, yaşadıklarımızı yazdık ve çizdik. Gerek var mıydı? diye sormak bizim gibi dolu dizgin ve arka cebinde ajanda olmayanları bozar. Aşk ve sevmek hatasızdır. Aşkın odağını seçmekse marifetimiz dışındadır. Gerekliydi, değerdi ve paha biçilemezdi. Bu kıssadan elbette çok hisse çıkar dileyene. Ancak bu işler nasihatlerle değil müsibetlerle idrak seviyesine erişebiliyor. Genç dostlara bir tavsiyede bulunacaksak eğer onlara ancak gönül işlerine yalan dolan bulaştırmamalarını salık verebiliriz. Güzelliği, güzellik hatrına sevenlerin gönlü rahattır. Çünkü gönül rahatken, kendinden eminken her türlü zorluğa katlanır. Fakat insanın gönlüne bir kez hesap bulaştı mı iflah olmaz. Her nefeste darlar bünyeyi. “Modern” ve “kimseler” içerisinde hesap kitapla yaşayanların cehennemi budur. Ki bu da bizlerin empati kurabileceği bir durum değildir.

Martin Eden kitabını okumayanlar için aşağıdaki satırlar spoiler içerir.
Martin Eden gemilerde çalışan bir tayfadır. Kimsesiz büyümüştür. İşinde iyidir. Güçlü ve zekidir. İçinde bulunduğu avam tabakasında herkes ona saygı duyar. Bir gün bir kavgada avamdan insanlar iki zengin züppesini alt ederken onları haşlamış, karşılığında bu zenginlerin evine yemeğe davet edilmiştir. Eden burada ilk kez, varlığından hiç haberdar olmadığı bir yaşamla tanışır. O evde Ruth’u görür ve ona aşık olur. Ardından onu elde etmek için çabalar. Bulduğu çözüm yazı yazıp dergilerde yayımlatarak Ruth’u elde edebileceği paraya ulaşmaktır. Gecelerce çalışır, okur, kendini zorlar. Bu süreçte birçok zorluğa tek başına göğüs gerer. Hem başarılı olduğu ve kendini ait hissettiği kültürden uzaktır hem de Ruth’un ait olduğu ortama girememektedir. Ancak yüreğinde hissettiği o ilahi aşk ona kudret ve güç verir. Ruth ise henüz dünyayı tanımamaktadır. Zamanla Martin’deki o yabani havaya tutulur. İlk kez gerçek birşeyler hissettiğini duyumsar. Ruth’un ailesi ise Eden’den adam olmayacağını, hiçbir zaman onlarla aşık atacak gelire sahip olamayacağını düşünürler. Umut, hayal kırıklığı, mutluluk ve hüsran sarmalında kendi,ni kaybeden Eden artık yolun sonuna geldiğini hisseder. Gücü tükenir. Ruth’un ailesi görüşmeleri engeller. Ruth da Martin’in yanında durmaz. Ondan kolayca vazgeçer. Derken olaylar birbirini izler ve kaybedecek dahi şeyi kalmayan Eden’in talihi bir dostun sayesinde döner. Eden Ruth’u elde etmek için gerekli maddiyat ve şöhrete sahip bir yazara dönüşür. Tahmin edileceği gibi Ruth’un ailesi bu kez Martin Eden’i kendilerine yakışır bir damat olarak görür, Ruth’un “aşkı” da yeniden canlanır. Fakat Martin Ruth’u hala sevmesine rağmen işin artık Ruth’la bir alakası kalmamıştır. Martin bir gemiye biner. Kendini ait olduğu yere, okyanusun soğuk sularına bırakır.
