Aynaya bakmak


Akşama doğru odamda oturuyordum. Kahvemi demledim ve biraz iş dışı şeyler okumak istedim. Akşama doğru sakinleşen kampüste zaman geçirmek büyük lüks. Kapı çaldı. Geçmişte birkaç dersine girdiğim ancak dersler uzaktan olduğu için tam anlamıyla tanıyamadığım bir öğrenci müsait olup olmadığımı sordu. Kahvesini koydum. 

Başlarda eveleyip geveledi. Alakasız bir sürü şey söyledi. “Mesele nedir anlat bakalım?” dedim. “Ne yapsam olmuyor?” dedi. Anlayıp dinledikçe babasını erken yaşta kaybettiğini, arkasında destek hissetmediğini, sosyal sorunlarını, geleceğe yönelik karamsarlık kaynaklarını sıraladı peş peşe… Sohbetimizde bu aşamaya yarım saatte gelebildik. Böyle hassas konularda bodoslama konuşamazsınız. Edeceğiniz tek bir kelime olayı bitirebilir, güven kırabilir. 

Yetimlerin arasında ayrı bir dil olduğunu düşünmüşümdür hep. Zira bu arkadaş benim de babasız bir yerlere geldiğimi duymuş “Nasıl yaptınız?” demeye gelmiş. “Oradan yapmışa mı benziyorum?” dedim. Haddim olmadan birkaç tavsiye verdim. Ona yapmakta iyi olduğum şeylerden bahsettim. Açık yüreklilikle hatalarımı da anlattım. Ancak konuşmanın bir bölümünde kendimle konuşuyormuş, kendime öğüt veriyormuş gibi hissettim kendimi. 

Bu öğrencideki sessiz öfke, istikrarlı yalnızlık, kaybetmişlik ya da geride kalmışlık hissini bizzat hissettim içimde. 7 sene arayla, birbiriyle aynı yollardan geçen iki insan. Çaresiz kalmış, “ne yapsa olmayan”, beceremeyen ve belki de hiç beceremeyecek olmanın korkusuyla irkilen iki insan. Bizler daha aklımız ermeyen, savunmasız dönemlerimizde elimizden alınan geleceğimizi bir gün kazanacağımızı, çektiğimiz cefaların bir gün ödüllendirileceğini düşledik hep. Göklerden meleklerin bizleri izlediğini, görünmez ellerin bizi kollayacağını umduk hep. İnsanların sahip olduklarının farkında bile olmadıkları şeylerin hayalini kurup elde etmek için bedel ödemek zorunda kaldık. Yaralandık. İçimize kapandık. Meleklerin bize bakmadığını, meleklerin kanadı kırık gözü kör olduğunu, bu dünyada meleklik görevinin bize düştüğünü anlayınca öfkelendik. Kimi zaman kendimizi yalıttık kimi zaman izole edildik. 

1903 tarihli Hugo Simberg imzalı “Wounded Angel” tablosu

Bunları hisseden birine kişisel gelişim uygulamaların bahsedip telkin edemezsiniz. Ki öğrencim de tavsiye için gelmedi anladığım kadarıyla. “Benim gibiler de var!” hissi ne kadar güzeldir. En azından sorunlarını ve dertlerini paylaşabileceğin insanlarla bağ kurmak ne kadar önemli şey! Aramızda karşılıklı güven oluşunca son zamanlarda üzerine sıklıkla okuduğum reaktif-proaktif determinizm modellerinden bahsettim. Öğrenilmiş çaresizlik, sürekli kaybetme hissinin getirdiği kaygı bizleri zamanla dış odaklı insanlar haline getiriyor. Kendi yaptığımız hataları bile yılların verdiği alışkanlıktan ötürü çevremize atfedebiliyoruz. 

Ben hem çalışmak hem okumak zorundayım, onlar gezip tozup benimle aynı notu alıyor. 

Onu çok seviyorum ama o bana benim ona verdiğim değeri vermiyor. 

Akranlarından çok daha değerliyim ama hocam beni yeterince takdir etmiyor.

Kelimelerimi dikkatli seçerek ona “Bu kadar acı çektiğin için değerli biri olduğunu mu düşünüyorsun?” dedim. Bir an durdu. Ben de durdum. Bu söz en az onun kadar beni de ilgilendiriyordu çünkü. Sonra devam ettim yine kendimle konuşurcasına “çevrendekilere haksızlık etmiyor musun? Durumu kabullenip bununla barışsak, kendimizi daha az hırpalamaz mıyız?” 

Böyle sokratik bir konuşmayla yaklaşık 2 saat dertleştik. Çözebileceğim ek sorunlarını hallettim elimden geldiğince. Ama 30 yaşıma girdiğim bugün, bu öğrenci bana kendimle konuşma, kendime öğüt verme şansı tanıdı. Aynanın karşısına geçip yedi sene önceki halime öğütler verdim. Böyle güzel bir doğum günü hediyesi almamıştım. 

23.03.2022


Yorum bırakın