Belli periyotlarla dönüp kendime bakarım.
Neyim var?
Neyim yok?
Hatalarım neler?
Güçlü yanlarım neler?
Ne istiyorum?
Neyi hak ediyorum?
Beni bu düşüncelere, mülahazalara iten yegane şey anlamsızlık hissidir. Çalış, çabala, sev, değer ver, kazan, kaybet… Sonra? Her şey parlaklığını yitirir ve kaybolur. Sevdiğin gider, değer verdiğin pula döner. Tek başına kaldığında dönüp kendine bakarsın. Neden?
Bu düşünceler içerisinde birçok kanı karara dönüşür. Kimini uygularım kararların, kimini bile bile ertelerim. Sürekli ertelediklerimin başında da “önemsememek” gelir.
Herkes yaşama yönelik bakış açısına göre bir şeyleri önemser. En azından bir şeyi. Kimi ölümden sonra yaşamı, kimi ailesini, kimi işini, kimi kendisini… ya da şöyle söyleyelim: Herkes bir şeyleri önemser gibi yapar. Ancak görüyorum ki kimsenin bir şeyi önemsediği yok, bugünden başka. İşbirliği içerisinde gerçekleştirilecek bir görevi düşünelim. Başta bir amaç belirlenir. Görev paylaşımı yapılır. Paydaşlardan biri işini savsaklar, niteliksiz iş ortaya koyar. İşin başındaki yerine ben delilenirim, içim içime sığmaz. O işi ve niteliğini, işin başındaki sorumludan çok önemsediğim için sonunda ben topun ağzına konarım. “Yapmasaydın” denir. Kafalar kuma gömülür. Halbuki sadece kendi işime baksam, ötesine karışmasam “Aman banane! O düşünsün” desem her şey yolunda tıkır tıkır gider.
Arkadaşlık ve dostluk ilişkileri… Nedir bu ilişkilerin temeli? Birbirine destek olmak, yol göstermek, omuz vermek. Birkaç istisna dışında çoğu sosyal ilişkide arkadaş ve dost bildiklerime onlara zararı dokunacak konularda önceden nasihat ettiğim için sorun çıkmıştır. Onları önemsediğim için… Elbette birkaç ay sonra gelen “haklıymışsın, sen demiştin.” itiraflarının bir önemi kalmaz iş işten geçince.
Romantik ilişkiler. Kendimi adarım. Her saniyemde ilişkinin refahını arttırmak için çabalarım. Karşımdakinin haberi olmadan fazla sorumluluk altına girerim. Su bulanıp zor günler gelirse eğer ipler kopar. Ben önemsediğimle kalırım.
Önemsemek zor zanaat. Yaşamı ağır hale getiriyor. Şu sıralar düşüncem “Önemsemeden yaşamak mümkün mü?” sorusuna odaklanıyor. “Onlar gibi rahat, kaygısız yaşayabilir miyim?”. Yalan yok! denedim. Ancak bu sefer de öngördüğüm durumlar gerçekleştiğinde yaşadığım vicdan azabı içimi yedi.
Anlaşılan o ki bir paradoksa düştüm. Uzun yıllar alan zor zamanların mirası olan o tedirginlik ve farkındalık lanetim haline geldi. İyi zamanlarda insanlar nasihat istemiyor. Nasihat edenden uzaklaşıyor. Önemsediğin şeylerin senden uzaklaşması, uzaklaşıp başını derde sokması çok zor bir durum. Haklı olmak ile gönülden üzülmek arasında bir yer…
Dünya’nın tüm yükünü tüm kederleri yüreğimde hissederek yaşamak sürdürülebilir değil. Atlas gibi kainatı omuzlanmak değil görevim.
Atılan her çöpe, gereksiz her gürültüye, trafikte yapılan her aptalca harekete kızmak,
Niteliksiz yapılan her işi, çevrede bozulan her işi, dostların bozulan arasını düzeltmek,
Gelecek olan kıtlığa, krize, savaşa kaygılanmak,
Sözün özü önemsemek omuzlarımda taşıyabileceğim bir yük değil artık.
Ne yapmalı? Önemsememek elde değil. Para kazandığım işimi, çevremdeki insanları, içinde yaşadığım toplumu, nimetlerinden yararlandığım çevreyi. Önemsememek ruhuma ve sağlığıma iyi gelecek eminim. Sosyal ilişkilerimi düzeltecek. Ancak üç maymunu oynamak bana göre değil. Tek bir çözüm var: Her şeyi yakıp önemsenecek son şeye kadar uzaklaşmak. Gözden ve gönülden ırak kalmak.
14.03.2022
