Adı bilinmeyen, bilinse de yöre dışında kimsenin ilgisini çekmeyen diyarlarda, dağların arasında, çağlayan nehirlerin kıyısında yaşayan bir genç varmış. Bu gencin akranları gibi hayalleri, planları ve bunların peşinde koşacak enerjiyi sağlayan iyimserliği ile umudu yanındaymış. Birgün Tanrılar bir hata ya da dikkatsizlik sonucu tüm gazaplarını bu gencin yaşamı üzerine yöneltmişler.
Tanrılar, Prometheus gibi kendilerinden yasak şeyler çalan kulları dışında tek bir kişiyle nadiren haşır neşir olurlar. Bu nedenle Tanrılar katında bir yanlışlık, bir karmaşa ya da hata yapıldığını sanıyoruz. Çünkü tabiatı itibariyle sürekli gülen, terbiyeli görünen, ailesine bağlı, çalışkan, mutlu biri. Bu gencin Tanrıları gücendirecek birşey yapması mümkün değil.
Ancak olanlar oluyor. Genç önce ailesinin bir kısmını, sonra mal varlığını, ardından ailesinin bir diğer kısmını son olarak candan bağlı olduğu dost ve sevdiklerinin çoğunu kaybediyor. Bu olaylar öylesine sıralı ve birbiri ardına gelişiyor ki genç, bunların her faninin başına gelecek acı ama normal olaylar olduğunu unutuyor. Bu işin arkasında birilerinin olduğundan emin, başını göğe kaldırıyor ve o gün Tanrıları lanetliyor.
“Ne size, ne yarattığınız herhangi birşeye saygı ve sevgi yeşerecek bundan böyle içimde! Ömür boyu sizle, yarattıklarınız vasıtasıyla savaşacağım!”
Genç Tanrılarla savaşılamayacağından habersiz. Kabullenme ve yoluna bakmaktan bi haber. Çünkü Tanrılar sanıldığının aksine yarattıklarını dinlemezler. Genç savaşmaktan bi haber. Bu halde karşı koyması mümkün değil yaratılanlara. Tanrılarla hesabı bitmemiş Titanlar duyuyor gencin sesini ve ona iki yardımcı yolluyor. İki yoldaş. Bir Kurt bir de Şahin. Genç savaşmaktan yorulup ne zaman soluklanmak, olanları unutmak, tek taraflı barış yapmak istese Kurt uluyor; gencin içinde öfke, kaygı ve korku beliriyor.:
“Tanrılar bu zevki sana tattırır mı sanıyorsun ahmak! Toparlan! Kırılacak çok kalp, yapılacak aslında çok da gerekli olmayan çok eleştiri, alt edilecek çok aptal var!”
Genç ne zaman dönüp bu savaşın bitmeyeceğini, yaralananın daima kendisi olduğunu idrak etse bu sefer Şahin çığlığı basıyor:
“Bu kadar mı? Senden herşeyi alan ve buna kayıtsız kalan Tanrılara ve onların yarattıklarına mı sığınacaksın? Orada senin için birşey kalmadı. Yanıma gel! Ben Tanrılardan merhametliyim. Elimdeki yalnızlığı seninle paylaşıyorum.”
Böyle böyle uluma ve çığlıklar arasında kalan gencin artık gence benzer tarafı kalmamış. Yara bere içinde kalmış. Ancak zaman içerisinde önyargı, peşin hüküm, güvensizlik gibi onu koruyan parlak ve sağlam zırhlar edinmiş. Retorik ve bilgisini aptal yaratılışlıları alt etmek için kılıç olarak görmüş. Bu halde muktedir ve vakarlı. Diğer yandan alışmış. Ne zaman pes edip zırhı çıkarmak istese aynada gördüğü sureti artık çok geç olduğunu söylüyor. Zamanla bu kararsızlıklar, dengesizlikler de geride kalıyor. Savaşçımız başka şekilde olmayacağından emin bir şekilde her gün yaratılanlara karşı yeni zaferler, yeni aşağılamalar, yeni eleştiriler getirerek yoluna devam ediyor. Artık ilk baştaki amacından bağımsız, bunu başka türlüsünü bilmediği için yapar halde.
Tıpkı başlangıçta olduğu gibi, şuan nasıl olduğunu bilemediğimiz şekilde Tanrılar kendilerine sürekli meydan okuyan bu savaşçıdan haberdar oluyorlar. Kendilerine anlamsızca hakaret eden bu sefile gazap ve yıkımla ders vermek yerine ihanetin nedenini sorguluyorlar. Kayıtlar açık, Tanrılar her yaratılan için sayfalarca uzunluktaki kader denilen deftere serpiştirilen acı ve kederin tümünü bu gence bir iki sayfada yüklediklerini fark ediyorlar. Toplandıkları mecliste nadir olarak oy birliğiyle karar alınıyor:
“Hatamızı düzeltelim!”
Kadim zamanların aksine Tanrılar, yarattıklarıyla iletişim şeklini değiştirmiş. Önceleri bizzat ete kemiğe bürünerek insanlar arasına inmişler, ardından vahiyler yoluyla yarattıklarına fısıldamışlar. Ancak divandaki Tanrılardan biri yeni bir yol öneriyor. Seçtikleri bir elçi, seçildiğinden habersiz, bu savaşçıyı elindeki kılıç ve kalkandan azad edecek, Kurt ve Şahin’i öldürecek ve kaybettiği şeylere sahip olan savaşçıyla barış hayata geçecek.
Hemen her zaman olduğu gibi Tanrılar planlar, taşları dizer, gerekli tesadüfleri sağlar ve gerisine karışmaz. Elçi kendisine verilen görevden habersiz savaşçıya gider. Gidişiyle birlikte yoluna önce Kurt ardından Şahin çıkar. Her ikisi de “Git yoluna! Bu savaşçıda senin için birşey kalmadı.” der. Elçi lanetleyerek geri döner bu işten vazgeçerek. Tanrılar vazgeçmemiştir. Bir elçi ardından bir elçi daha yollarlar. Kimi vazgeçip kaçar, kimi parlak zırhların altındaki yara bere izlerini görünce korkuya kapılıp çeker gider. Ta ki Tanrılar yara bere içindeki savaşçıya yara bere içinde bir elçi gönderene kadar. Kurt’un uluması bir çağrı, Şahin’ın çığlığı bir davet gibi gelir yaralı elçiye. Sonunda savaşçıyı zırhını çıkarmaya, kılıcını indirmeye ikna eder.
Tanrılar hiçbir zaman mutlak iyi ya da kötü olmamıştır. Zırhından ve kılıcından azade, kadim dostları Kurt ve Şahin’den uzak savaşçı, uzun zaman önce kendisinden alınan şeylere uyum sağlayamaz. Elçinin yarasını iyileştirmek için bastığı her tuzda çığlık atar ve korkup kaçar, kimi zaman çaresizlikten Elçi’ye de zulmeder. Ancak öncekinden farklı olarak bunlar iyileşmenin ve yeniden doğuşun sancılarıdır. Durumu ilgiyle takip eden Tanrılar işlerin yoluna girdiğini fark eder. Savaşçının ruhundaki karanlık izler kapanmakta, ara sıra meydana çıksa da öfkesi ve kaygısı dinmektedir. Tam bu anda savaşçıya ışığı iletmekle görevliyi geri çeker, görevinin tamamlandığını söylerler. Elçi bu zor yükün altından kalkamadığını düşünür. Tanrılar onu teselli eder. Güzel bir hayatla ödüllendirirler.
Savaşçı önce Elçi’ye, ardından Tanrılara tekrar lanet okur. Tam yerinden kalkıp yarıda bıraktığı savaşını devam ettirecekken artık ne bir zırhı ne de bir kılıcı olduğunu fark eder. Kendine uzun zaman yoldaşlık eden Kurt başka mideleri bulandırmak, başka ruhlara zulmetmek için gitmiştir. Şahin avını uzaklarda aramaktadır artık. Geriye kalan çocukluğunda babasının anlattığı eski hikayelerde kulağına çalınan, uzaktaki dağların zirvesinde yaşayan erdemin sahibi Kartal’dır.
Savaşçı yola çıkar. Yolda çocukluğundan beri görüşmediği ve kim olduğunu unuttuğu kendisiyle, akılla, sabırla, sükunetle, merhametle ve huzurla tanışır. Erdemli olmanın gerekliklerinden birine hala haiz değildir. Sevgi. Ancak Tanrılar hiçbir zaman mutlak iyi ya da kötü olmamışlardır. Artık ne savaşçı ne de genç olan ve sadece Gazi olarak nitelendirilebilecek adamımız Elçi’ye teşekkür etmediğini hatırlar. Ne yazık ki artık Elçi onu duyamacak kadar uzakta, Gazi’ye geçmişteki bir kara hatıra olarak bakmakta ve yerine getirdiği görevin ödülünü yaşamakla meşguldür. Gazinin sadık dostu Kartal’a ulaşmak için yamaçta dönmesi gereken son bir viraj vardır. Yolun en zorlu kısmını ancak kendini sevebildiğinde kotaracaktır.

Dağın yamacına sardığında adını bilen ve ona adını verenlerle karşılaştı. Kimi kendisi gibi Gazi, kimi ise hiç savaşmamıştı. Karşılaştıklarına barışçıl yaklaşmadılar başlarda. Gazi sınavlara tabi tutuldu. Üzerine kavga, çatışma, haksızlık ve adaletsizlik gönderdiler. Gazi eskiden amansızca çatıştığı bu düşmanlar karşısında sadece gözlerine bakarak beklemeyi tercih etti. Artık bunların savaşmakla bitmeyeceğine, tek zaferin görmezden gelmek olduğunu öğrenmişti. Bunun işe yarayacağından kendisi de emin değildi. Bir süre sonra Kadim Gaziler ikna olmuş olacaklar ki onayı verdiler ve aralanan bulutlardan Tanrıların Nur-u Ziya’sı yüzüne yansıdı. Gazi Tanrıların özrünü kabul etti ve iki tarafın da kazanamayacağı, kazanmayı arzulamadığı savaş ateşkesle sonuçlandı.
Gazi Kartal’a ulaşmayı başardı mı bilinmez ancak yolda öğrenecektir ki erdemli olmak yarın için bir hedef değil bugün için bir amaç olmalıydı.



