Bu sabah biraz farklı uyandım. Önceki gün geç yatmama rağmen bir ses kalkmamı tembihledi. Yattığım yerden camdan süzülen gün ışığına baktım. Pencerenin mermerlerini teğet geçip, ardından yerdeki döşemeleri aydınlattığını gördüm. Bunun anlamı açıktı: Yaz ayları boyunca olması gerekenden kuzeyde yüzünü gösteren güneş, artık yolculuğunu tamamlamış güneye yönelmişti. Sonbahar geliyor demekti bu. Takvimler de beni doğruluyor. Sonuçta Ağustos’un yarısına birer çizik attık.
Çocukluğumdan beri bu dönemlerde garip bir heyecan hissederim. Sorumluluklardan, ödevlerden, zorunlu olarak bir sınıfın içerisine tıkıldığımız arkadaşlardan uzak geçirilen yaz sona ermektedir. Artık yavaş yavaş yeni dönemin neler getireceğinin kaygısı filizlenirdi ufak bedenimde. Gittikçe soğuyan hava, o parlak ışığını günden güne kaybeden güneşse tüm bu kaygıyı doğrularcasına hüzünlendirirdi yüreğimi. Artık tek yapılması gereken geri kalan birkaç haftayı doyasıya geçirmek, kırlarda dolaşmak, henüz borulara hapsedilmemiş akarsulara giysilerle atlayıp akşama kadar kurumasını ümit etmekti. Her şey, geri kalan birkaç ayda üzerinde fazla düşünülmeden yapılan her şey daha bir anlamlı, değerli hale gelir, aceleyle her birine vakit ayırmak için telaşa girilir. İşte her şeyin zıttıyla varolabileceğinin bir kanıtı daha. O rüzgarlı sonbahar günlerinin ardından soğuk kış günleri gelmese baharın ya da yazın değerini bilemeyecektik sanırım.
İlginçtir, uzun zamandır bu hüzünle karışık heyecanı hissetmediğimi fark ettim. Kim bilir belki de yazı kışı aynı tekdüzelikte yaşanan bu bozkırda hapsolduğumdandır. Kışı her gün gri, dondurucu havaya, yazı da bir o kadar kuru ve tatsız sıcağa sahip bir şehirde baharları yaşamadan geçirdiğim seneler bu duygu değişimlerini engellemiş olacak. Yahut sonbahardan korkmaktan ötürüdür. 2006 ile 2010 arası her sene bir sonbahar ayında ailemden birilerini kaybetmek, güneşin parlaklığını yitirmesine karşı bu denli hissizleşmemi açıklıyor olmalı.
Ama bu kez hissettim. Kalkıp kendime güzel bir kahvaltı hazırladım. Spor yaptım. Okumak için yeni bir kitap seçtim. Şu sıralar güzel okuyorum. Son günlerde işleri “önem” sırasına koymayı öğrenebildim. Bu önem sırasında da en yukarıda bana iyi gelen şeyler var. Ancak başladığım kitaba, bir deste sayfayı geçmeme rağmen odaklanamadığımı hissettim. Zihnim hala az önce kitaplıkta daimi yerini alan Hermann Hesse’nin “Ağaçlar” kitabındaydı. Bu eserde Hesse’nin yaşamı boyunca ağaçlar ve kır yaşamını konu alan denemeleri ile şiirleri derlenmiş ve tıpkı Vivaldi’nin Four Seasons’ı gibi mevsim sırasına dizilmiş. Muhteşem bir heyecanla, rengarenk tasvirlerle size karşılayan kitap sayfalar akıp gittikçe ketumlaşmaya, rengini yitirmeye sonbaharı anlatmaya başlıyor. Şüphesiz Hesse bunu planlamamıştı. Ama şunları fısıldamaktan da geri kalmıyordu:
“…orman çağırmıyordu, etrafımdaki dünya eski püskü şeylerin ortalığa saçıldığı bir yer gibiydi, tatsız, tuzsuz, cazibesizdi, kitaplar kağıttı, müzik bir gürültü. Sonbahardaki ağacın yaprakları da böyle dökülür işte, ağaç hissetmez bunu, yağmur süzülürken gövdesinden ya da güneş ya da ayaz, içindeki hayat yavaş yavaş büzülüp kendi içine çekilir. Ölmez ağaç. Bekler.”
Bu satırları tekrar okuduğumda her zaman ölümle, sessizlikle, yalnızlıkla ve hüzünle özdeşleştirilen sonbaharı daha iyi anlama imkanı buldum kendimce. Kendimizi tanırken ve daha iyi bir yaşama ulaşmaya çabalarken doğayı örnek almak çoğu zaman işe yarayan bir yaklaşım.
Sert geçen bir kışın ardından bahar ılık rüzgarları, sürekli yağmurları, parlak güneşiyle ağaçları, hayvanları, denizleri kısacası doğayı uyandırırken; Çayırlarda baş gösteren gelincikler, kırlarda öbek öbek menekşeler, meyve veren ağaçların rengarenk çiçekleri sanırım hayvanlara da ilham veriyor olmalı ki kışın nereye sığındıklarını bilemediğimiz bin bir çeşit kuş ormanlarda şakımaya, arılar doğanın bu yeniden doğumuna yardım etmek için yardımlaşmaya başlar. Ağaçlar da bu yarıştan eksik kalır değildir. Hemen hepsi her dalından yeni sürgünler vererek bekledikleri bu yeniden doğuma ayak uydurur. Tüm doğa bu sınırsız, uçsuz bucaksız coşkuya kendini kaptırır ve bir uyum içerisinde muhteşem bir cümbüşü bizlere sunar.
Peki sonbahar?
Gerçekten ölüm müdür?
Gerçekten kasvetli ve ketum bir ayrılık dönemi midir?
Yoksa hemen her canlının biraz dinlenmesi, kendini toparlaması, içine dönmesi, yeni kararlar alması için bir fırsat mıdır?
Soruları yanıtlamak için Erlik Bey’den yardım aldım. Memleketimde yaşıyor olsaydım kapıdan çıkıp birkaç yüz metre yürüdüğümde yanıta ulaşabilirdim. Ancak malum bozkır… Ormana gitmek için tahıl tarlalarının, kurumuş derelerin ve oraya buraya yayılmış günübirlikçilerin arasından sıyrılıp epey yol gitmek zorunda kaldım. İnsanlar önceki baharın tüm nimetlerinden faydalanmış… Sular çekilmiş, tahıllar hasat edilmiş. Ancak doğanın biraz daha dayanacak gücü kalmamışa benziyor.

Güzel ve ılık günler geride kalmış, soğuk kış rüzgarları önündeyken tüm doğa Hesse’nin de aktardığı gibi bizden biraz mola istiyor. Ağaçlar kuşlardan, kuşlar çiçeklerden, çiçekler kırlardan uzaklaşmak, ara vermek istiyor. Tüm doğa hep bir ağızdan kendi içine dönüp belki de kendini değerlendiriyor. Geçen bahar ve yazın güzel hatırası yapraklarını dökmek pahasına.
Bizler kendimize bu fırsatı tanıyor muyuz?
Böyle bir molaya bizlerin de ihtiyacı var mı?
Kendi içimize döndüğümüz, çevrenin yanılsamalarından arındığımız, başkalarının değerlerinden uzaklaştığımız doğruyu, iyiyi, güzeli aradığımız bir mola… Yaprak döktüğümüz, bizi yozlaştıran, yoran şeylerden uzaklaştığımız, ve hatta gövdemizden uzanan bir dalı kestiğimiz bir molaya ihtiyacımız yok mu? Böyle molalar olmadan diğer bir deyişle ölüm olmadan yaşıyor sayılır mıyız? Yine Hesse’ye danışalım.
Her çiçek meyve olmak ister,
Her sabahın arzusu akşamdır,
Her şey fanidir bu dünyada
Değişimden, kaçıştan başka.
En güzel yaz bile ister,
Hissetmeyi sonbaharı ve solduğunu,
Sessizce dur, yaprak, sabırla dur,
Kaçırmak isterse rüzgar seni.
Oyna oyunlarını, savunma kendini,
Bırak olsun ne olacaksa,
Bırak, seni kıran rüzgarın esintisi,
Uçursun seni yuvana.
Sahi neredeyiz? Kimiz? Yuvamız neresi? Kendimizi keşfetmemek için sürekli birşeylerin yanına koyma çabamız neden? Nedir bizdeki bu “bir ağacın dalında yaprak olma” hevesi aslında ağaç olduğumuzu fark etmek dururken? Solmaktan, değişmekten neden korkuyoruz? Üstad yine sesleniyor:
Tuhaftır dolaşmak siste!
Yalnızdır her çalı, her taş,
Hiçbir ağaç görmez diğerini,
Yalnızdır her biri,
Dünyam dostlarla doluydu,
Aydınlıkken henüz hayatım
Oysa şimdi, sis inerken
Yok artık hiçbiri
Bilge değildir sahiden,
Karanlığı bilmeyen biri,
Kaçınılmazdır karanlığın usulca
Onu herkesten ayırması
Tuhaftır siste dolaşmak!
Yaşamak yalnız olmaktır.
Hiç kimse biilmez diğerini,
Yalnızdır herbiri!
Kendine özgü, biricik ve değerli bir “ben” için herkes kendi dehlizlerine inmeli ve orada Hesse’nin deyişiyle “sisin içerisinde ve karanlıkta” kendini aramalı. O dehlizde bir ayna var. Aynaya bakmalı, kendine bakmalı. Ertelediği, inkar ettiği gerçekle yüzleşmeli. Ölmeli ve dirilmeli. Sohbaharı hissetmeli ve solduğunu görmeli. Kurtulmalı yapraklarından. Kendini yenilemeli. Ancak o zaman adına “medeniyet” denen bu insan ormanında sağlıklı bir ağaç olarak yeni baharı karşılamak mümkün olabilir.
16.08.2020
