Yıllar geçtikçe başlarda oldukça sistemli olan okuma seçiciliğimin azaldığını hissettiğim günlerde çok değer verdiğim yazar Avram Ventura’nın “Bilgelik Ağacının Gölgesinde” isimli kitabı hızır gibi yardımıma yetişti. Bu deneme kitabında Üstad Ventura’nın farklı kitaplardan yaptığı alıntıları takip ederek kendime bir okuma listesi oluşturmaya karar verdim. Kitabı Gökçeada yolculuğumda okuduğum için bu kararımı hayata geçirebilmem için döndükten sonra kitabı sayfa sayfa tekrar taramam gerekti. Çoğu zaman arkadaşlarımın önerdiği kitap, film ve dizileri edinmekte tereddüt ederim. Ancak Ventura’ya olan güvenim listesini yaptığım kitapları hızlıca sipariş etmemi sağladı. Gelen kitaplar arasında Marcel Proust’un “Okuma Üzerine” isimli kitabı da vardı. Bu kitap aslında John Ruskin tarafından kaleme alınan Susam ve Zambaklar isimli kitabın Fransızca çevirisine önsöz olarak üretilmiş içeriğin sonradan kitap haline getirilmiş hali.
Hacim olarak oldukça ince göründüğünden çantama atıp üniversitede yer alan kahvecide bir bilemedin iki saatte bitirmeyi hedefledim. Ancak öyle olmadı. Proust başlarda anlayamadığım şekilde kitabın başlangıcında okumaya yönelik hiçbir şeyden bahsetmiyor, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında kitap okuduğu ortamları anlatıyor. Ve sonrasında şunları aktarıyor:
“….şu ana kadar yazdığım gelişmenin uzunluğu ve niteliğiyle okumalar hakkında öne sürdüğüm şeyi ispatlamaktan fazlasını yapmadım. Okumalar bizde onları yaptığımız yerlerin ve günlerin imgelerini bırakır…….. Belki okumanın bende çağrıştırdığı anılar, okurda da benzer hisler uyandıracaktır.”
Bu dizeleri okurken bir anda gözümde 2012 yazı, lisans eğitiminin ikinci yılının başı canlandı. Normalde kokularla ilişkilendirilen “Proust Etkisi” ilginçtir bu kez satırlarla gerçekleşti. Bir tütün tellendirip bu kitabın kahvecide değil, evde; koltukta değil, masa başında okunması gerektiğine kanaat getirip çantamdaki başka bir kitaba devam ettim.
Kitapların zihinsel gelişim açısından ne kadar önemli olduğu aşikar. Bunun üzerine birazda abartılarak birçok kelam ediliyor. Kitapların nasıl sadık dostlar olduğuna ilişkin biraz romantik kelamlar. Ben birazdan paylaşacağım günlere kadar hiç de iyi bir okuyucu olmadım. Çocukluğum kitaplar yerine sokaklarda, dere yataklarında, dağ patikalarında geçti. Okumayı söktükten sonra öğretmenimizin teşvikleriyle belli süre ilçedeki halk kütüphanesine dadandık. Ancak orada müdür ve müdür yardımcısı olan karı-koca görevlilerin bizlere zorbaca davranışları kütüphaneyle birlikte kitaplardan da soğumamıza neden oldu. Sonrasında sadece işlevsel olarak ders içeriklerini öğrenmek, derslerden geçmek, iyi not almak için okudum. Hele lise döneminde edebiyat dersleri cehennem azabı gibiydi. Anlamadığımız ve saray dışında konuşulmayan osmanlıca eserleri kafamıza vura vura okutmaları, o günlerde anlamamızın imkansız olduğu temaları konu edinen divan eserlerini okuyup “ne anladınız?” sorusuna verdiğimiz yanıtların hiçbir zaman öğretmen tarafından kabul edilmemesi zihnimde kitaplara ve okuma alışkanlığına ilişkin birşeylerin filizlenmesini hep engelledi.
Üniversite döneminin ilk yılında da kitaplara ulaşamadım. Altı kişiyle aynı odada kaldığım yurt ortamının da sanırım bunda etkisi vardır. Lisans öğrenimimin ilk yılı bittiğinde bir eve çıkmaya karar verdim. Değerli dostum Fatih’le evi bulduk. Bir süre sonra -bu süre zarfında memleketimde zaten daralmış olan ailemin diğer kısmıyla da uzaklaşarak- eşyalarımla birlikte yeni evime yerleştim. Buzdolabı, koltuk vb. şeyleri yine Fatih’le birlikte eve taşıdık. Birbirimize kızgın olmamıza rağmen annem, annelik görevlerinin bir kısmını yerine getirmek istemiş olacak evi yaşanılacak düzeye getirip memlekete döndü. Bir süre sonra kendimi tanıdığım kimse olmayan bir şehirde bir başıma buldum. Yaşadığım yer Osmangazi Üniversite’sinin hemen yanındaki Büyükdere mahallesi ve aslında tüm Eskişehir yazın öğrencilerin memleketlerine dönmesiyle nüfusunun çoğunu kaybeder. Bunu deneyimlediğim ilk yaz oldukça zorluk çektim. Evimin olduğu binada tek bir insan bile kalmamış durumda yaşamaya başladım. Sokaklar bile birkaç market dışında sokak köpeklerinin tekeline geçiş durumdaydı.
O yaştaki biri için aileyle uzaklaşmak duygusal olduğu kadar maddi bir zorluğun da göğüslenmesini gerektirir. Günlüklerimden teyit aldım. O dönemde devletin yüzde bilmem kaçını kesip üçe böldüğü ve benim “erkek” olarak daha az pay aldığım babamın emekli maaşı ve yükseköğretim bursu haricinde bir gelirim yoktu. Bunların toplamından elime kiramı ve faturaları düştükten sonra oldukça az para kaldığını fark ettiğimde “yoksulluk” denen şeyin “yoksunluğa” açılan bir kapı olduğunu ilk kez fark ettim. Daha önce de ekonomik açıdan zor durumlar yaşamış olmama rağmen bu dönemde memlekette olmam “yoksunluk” çekmemi engellemişti. Ancak tanımadığım, bilmediğim bu şehirde hayatımda ilk kez yoksunlukla karşılaşacaktım. Yaklaşık iki ay süren, henüz internetimin ve bisikletimin olmadığı bu dönemde ilk günler oldukça zorluk çektim. Hala hatırlarım sabah kalkıp o bitmek bilmeyen yaz günlerinde akşamı edebilmek için gerçekleştirilecek etkinlikleri “ederlerine” göre sıraladığımı…
Atatürk bulvarında yürümek, para gerektirmiyor.Kampüste çınarların gölgesine uzanıp süs havuzundaki fışkiyeleri izlemek, para gerektirmiyor. Evin hemen üzerindeki kent ormanına gidip, sedirlerin ve çamların arasında gezinmek, para gerektirmiyor.
Günlerimi bu şekilde planlarken geceler oldukça zor hal alırdı. Elbette başlarda. Yalnız olmakla, mutsuzlukla ve o zamanlar tanımlayamadığım hüzünle cebelleştiğim gecelerde sahip olduğum yoksunluk beni sonunda bir yere vardırdı. Gece, karanlıkta, sessizlikte kendimle başbaşa kaldığımda zihnimde oyalanacak hiçbir şey olmadığını hissettim. Tamamen bir boşluk. Anılarımı hatırlayamıyor, düşünemiyor, zihin egzersizleri yapamıyordum. Varoluşumun temellerini attığım günlerdi. Hayatımın hiçbir döneminde çok arkadaşı olan biri olmasam da demek ki hiçbir zaman kendime dönecek koşulları oluşturan bir hiçlik içerisinde de yer almamıştım. Hiçlikle baş etmeye çalıştığım o günlerde memleketten getirdiğim ekseriyeti ders kitaplarından oluşan ve henüz açmadığım koliyi açtım. Her özel eğitim birinci sınıf öğrencisinin hatırlayacağı Prof. Dr. İbrahim Halil Diken’in editörü olduğu turuncu özel eğitim kitabı, Mehmet Şişman’ın eğitim bilimine giriş kitabı, psikolojiye giriş vb. kitaplar, derslerde tuttuğum notlar ve koliye nasıl girdiğini bilmediğim İvan Sergeyeviç Turgenyev’in Rudin kitabı çıktı. Bu kitaplar babamın almayı bir gün bile aksatmadığı Cumhuriyet gazetesiyle verilen ve günümüzde Türkiye İş Bankası Yayınları’nın piyasaya sürdüğü Hasan Ali Yücel Klasikleri’nin bir parçasıydı. İşte o gece kitaplarla olan serüvenim Rudin’le başladı. İki ciltten oluşan bu kitapları okurken sabahladım. Ama bir sorun vardı. Öyle hevesle okumuş olacağım ki, kitap bir çırpıda bittiğinde kendimi yine boşlukta buldum. Evet yeni kitap edinebilirdim. Ancak yukarıda anlattığım gibi maaş ve bursumun yatacağı güne kadar elimdeki parayı temel yaşam aktivitelerim için ucu ucuna denk getirmişken bu paradan kitap alma riskine giremezdim. Paranın yatmasına yedi gün kala her gece Rudin’le birlikteydim. Babadan zengin, entelektüel ve aydın olan Rudin varlık içinde işlevsiz bir yaşam sürerken ne kadar özendiğimi inkar edemem. Nataly’le yaşadığı aşk o zamanlar aşina olmadığım belki de tanımlayamadım hislerimi keşfetmeme vesile oldu.

O günlerde elde ettiğim ve hala sürdürdüğüm alışkanlıklar var. Hiçbir kitabımda hoşuma giden bölümlerin, sözlerin altını çizmem. İlgili sayfanın kenarına sticker yapıştırırım. Tekrar tekrar okuduğum kitapta kendime spoiler vermemek için o günlerde keşfettiğim bir yöntemdi bu. Diğer yandan hala işimle ilgili olmayan konularda yaptığım okumalarda oldukça yavaş okurum. Sindire sindire, bazen bir cümleyi defalarca… Gözlerimi kapatıp betimlemeleri olabildiğince zihnimde canlandırmaya çalışarak…
O günlerde beni çok heyecanlandıran bir durumu günlüğüme not ettiğimi görüyorum. “Tüm bulvarı hiç farketmeden turlayıp evde döndüm…. Farkında bile olmadan!” Bahsettiğim rota Eskişehir’i bilenler için Atatürk Bulvarı’nın Osmangazi Tıp Fakültesi ile yaklaşık olarak Odunpazarı Evleri arası. Gidiş dönüş… Çok mutlu olmama neden olan şey ise tüm bu yol boyunca yürürken kafamda Rudin’i canlandırabilmekti. Onun yaşamını, hatalarını, imkanlarını, pişmanlıklarını düşünerek uzun bir süre zihnimin içinde kalabilmenin bana eşsiz bir tat verdiğini, yepyeni bir kapı açmanın heyecanını sunduğunu hatırlıyorum. Paramın yattığı ayın 25’ini 26’sına bağlayan gece üniversitenin içindeki ATM’lere gittiğimde duyduğum heyecanı hatırlıyorum. Parayı sabah da çekebilirdim. Ancak bankada duracağına bende durmasını tercih etmek de sanırım o günler için en temel hakkımdı. Sabah erkenden kalkıp tramvayla çarşıya gittim. Şehir merkezinde bulunan Kanatlı alışveriş merkezinin altında bulunan Dost Kitapevi açılana kadar yılın o dönemi oldukça tenha olan Adalar’da kendime bir kahvaltı hediye ettim. Saat on buçukta, alışveriş merkezinin açıldığı saatte doğruca kitapçıya gittim. Hayatımda o günkü kararsızlığı çok az yaşamıştım. Henüz kitapları tanımayan biri olarak o zamanlar kendime birkaç -bugün için gülünç- ölçütler belirledim:
1. 20 liradan ucuz olacak. 2. Roman olacak. (Bana o dönemde bilgi değil kurak zihnimi yeşillendirecek yeni karakterler, yeni ortamlar, yeni dünyalar lazımdı.)3. Sayfa sayısı olabildiğince fazla olacak. (Bir gecede biten 200 sayfalık -küçük boyutta- Rudin’den sonra bu önemi olmam oldukça mantıklı görünüyor)
Bu ölçütlere göre kitap evindeki arayışım yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Sonunda elimde kalan iki kitap arasından Rodney William Whitaker’ın -kitabı takma adı Trevanian mahlasıyla yayınlanmış- Şibumi’sinde karar kıldım. Bugün bile aynı görüşteyim. Hayatımda yaptığım birçok tercihten belki de en doğrusu buydu. O dönemde, içinde bulunduğum durumda sanırım seçilebilecek en iyi kitap Şibumi’ydi. Nicolai Hel’in hikayesi yeterince sürükleyiciyken kitapta değinilen unsurlar o zamanlar en çok gereksinim duyduğum şeylerdi. Tanımadığım diyarlar… Uzakdoğudan Bask bölgesine uzanan bir coğrafyada gezintiye çıkmak hayal gücüme muazzam bir içerik sunmuştu. Proust’un dediği gibi okumak “psikolojik bir eylem”. Hala kimi zaman elimdeki romanda sayfalar ilerlerken benim anlatılandan koptuğum bambaşka şeyleri düşünmeye daldığım ve kendime geldiğimde nerede kaldığımı hatırlayamadığım anlar olur.
Şibumi bana başka bir meziyet daha kazandırdı. Nicolai Hel üzerinden anlatılan ve benim sonraları üzerine çokça okuma yapıp hala uyguladığım “yarı meditasyon” tekniğiyle o günlerde tanışmıştım. Şibumi’den sonra artık hiçbir gece uyumakta zorluk çekmedim. Yürürken bunalmadım. Hiçlik içindeki gecelerden ve yalnızlıktan korkmadım. Aksine kafamın içinde, zihnimde oluşturduğum dünyaya dalabilmek için karanlığın ve yalnızlığın peşinden koşar hale geldim. Hala çalışırken, bir sohbeti sürdürürken, araç kullanırken, ders anlatırken ya da ders anlatan hocamı tahtanın yanında ayakta dinlerden zihnimin bir kısmında beni mutlu eden ve asla ulaşamayacağım o “bahçe” ile ekstaza erişirim.

O yaz yaklaşık iki ayım böyle geçti. Hayatımda sayabileceğim -şuan maalesef görüşmesek de- birkaç dosttan birinin Eskişehir’e gelişiyle benim hiçlik dönemim sona ermiş oldu. Ve o dönem özel gereksinimli ilk öğrencim olan Ozan’la gölge öğretmen olarak çalışmaya başladım. İlk maaşımla aldığım şey ise o yaz çok özendiğim ve istediğim bisikleti almak oldu. Aquila hala benimle. Sanırım ölene kadar da muhafaza edeceğim o günlerin hatrına. Şibumi ve Rudin de hala benimle. Kitaplığımın en gözde köşesine sahipler.

Uzun süren eğitim yaşamım devam ediyor. Kolay olmasa da şuan Türkiye şartlarına göre maddi durumum yeterli düzeyde. İstediğim “şeylere” nispeten daha rahat sahip olabiliyorum. Ama her zaman biliyorum ki çok uzun zaman hiçbir “şeysiz” kalsam da zihnimin içerisinde bana eşlik edebilecek sonsuz sayıda dünya var. Kitaplar sayesinde… Okumak sayesinde. Proust’un deyimiyle kitaplar maddi yaşamın son bulduğu “manevi yaşama açılan bir kapıdır”. Dolayısıyla hiçbir “şeyi” olmayan insan o manevi dünyada günlerini geçirebilir. Ve hala, işlerimin en yoğun olduğu zamanlarda bile o dünyaya erişebilmek için okuma alışkanlığımı sürdürmeye gayret ediyorum. İşim dolayısıyla zaten günümün belli kısmı okumakla geçiyor. Ancak bilimsel metinleri okumak hiçbir zaman o tatmini sağlamıyor. Çoğu zaman bu metinlerin kuruluğu, renksizliği ve tek düzeliğinden kitaplara sığınırım. Diğer yandan kitaplarda yer alan karakterler gerçek yaşamdakilerden daha iyi arkadaşım, ortamlar ise içinde yaşadığım dünyadan daha çekici gelir. Descartes’ın aktardığı gibi “bütün iyi kitapları okumak, önceki yüzyıllarda yaşamış en iyi insanlarla sohbet etmek gibidir.”
İşte böyle tanıştım kitaplarla ve okumakla. Belki okumaktan o günlerdeki haz ve heyecanı almıyorum. Ancak bana kattıklarının bilincinde yaşayarak kitaplara, yazarlara her zaman yürekten bir minnet duyuyorum. Hala tanışmayanlar için duyduğum üzüntü kadar. Bana bu yolculuğu tekrar hatırlatan M. Proust’a selamlar gönderiyorum. Nurlar içinde uyu.
22.08.2020
