Bu bölüm için elde ettiğim ham fotoğrafları işlerken dinlediğim müziği dinlemenizi öneririm:
Yaz bitti. Kuzey yarım kürede yaşayan bizler için kış yaklaşıyor. Kış benim için ısının düşmesinin yanında çok sevdiğim bir hobime ara vermek anlamı taşıyor: Geniş açı samanyolu fotoğrafçılığı.
Bu bir How to? / Nasıl yapılır? yazısı değil. Onu belki sonra yaparız. Bu daha çok “neden?” yazısı olacak. Ancak başlamadan önce samanyolundan bahsetmek gerekli. Bilindiği üzere dünyamız bir güneş sistemi içerisinde. Hemen her gün gördüğümüz güneş etrafında dünyamız, diğer gezegenlerle birlikte dönmekte. Bununla birlikte bizim güneş sistemimiz de daha büyük bir sistem içerisinde başka güneş sistemleri ile birlikte hareket halinde. İşte bu daha büyük sistemin adı Samanyolu. Aslen “Milky Way” olarak adlandırılan bu sistem ismini mitolojik bir hikayeden alıyor.
Zeus’un çapkınlığı sır değildir. Günlerden bir gün Zeus insan suretini takınarak dünyaya iner ve ölümlü bir kadınla aşk yaşar. Bu aşkın meyvesi yarı tanrı olan ve daha çok Herkül adıyla bildiğimiz Herakles’tir. Zeus bir gece Herakles’i alır ve Tanrılar Katı’ndaki eşi Hera’nın kucağına verir. Herakles o sırada uyumakta olan Hera’dan süt emmeye başlar. Hera uyanıp kucağında ne idüğü belirsiz çocuğu görünce uzağa fırlatır. Bu olay sonucunda Hera’nın göğsünden fışkıran ve etrafa dağılan sütler Milky Way’i oluşturur. Bizim bu sisteme “Samanyolu” dememizin kökeni ise Fars dilinden geliyor. Çekmek, emmek anlamına gelen bir kelimeden türeyerek dilimize bu şekilde yerleşmiş.
Samanyolu fotoğrafçılığına aslında hiç fark etmeden başladım. Şuan çalıştığım işten aldığım ilk maaşla kendime bir DSLR fotoğraf makinesi aldım. Önce manzara, ardından çiçek-böcek çektikten bir süre sonra ay çekimlerine başladım. Ardından süreç beni “uzun pozlama” (long exposure) tekniğini öğrenmeye itti. Teknik detaya boğmadan kısaca açıklamak gerekirse, uzun pozlama fotoğraf makinesinin ışığı aldığı süreyi arttırmak, makinenin seçtiğiniz süre boyunca ışık toplamasını ifade ediyor. Gün ışında saniyenin 100’de biri ya da hareketli objeleri çekerken 500’de biri gibi pozlama sürelerini kullanırken az ışıklı ortamlarda bu süre arttırılıyor. Böylece karanlık nesneler daha seçilir ve net şekilde fotoğraflanabiliyor. Birkaç gece bu teknikle farklı fotoğraflar çektikten sonra uzun pozlama fotoğrafçılığın bir uzmanlık alanı olan samanyolu fotoğrafçılığıyla tesadüfen tanıştım. O gece oldukça heyecanlandığımı hatırlıyorum. İlk samanyolu fotoğrafımı aşağıya ekliyorum.


Ardından daha iyi fotoğraflar çekmek adına internette oldukça uzun bir mesai harcayarak araştırmalar yaptım. En kaliteli samanyolu fotoğrafları için kısaca aşağıdaki adımları uygulamak gerekiyor:
1. hava durumu: İlk ve en önemli kriter hava durumu. Gökyüzünde bulut varken samanyolu pozlamak imkansız. Diğer yandan havadaki nem oranı fotoğrafın “noise” denen kirler üretmesinde oldukça etkili.
2. Işık kirliliği: Samanyolu ve genel olarak astrofotoğrafçılık ışık kirliliğinin en az olduğu alanlarda en iyi sonucu veriyor. Dolayısıyla samanyolu pozlamak için şehirlerden uzaklara taşraya yol almak gerekiyor.
3. Ay takvimi: Bu biraz ışık kirliliği ile ilgili bir kriter. Gökte parıldayan bir ay varken samanyolu pozlamak neredeyse imkansız. Bu nedenle gökte ayın olmadığı günler tercih edilmeli.
4. Saat: Güneş ikamet ettiğimiz yerde batsa da güneş ışınlarının üzerimizdeki atmosferden ayrılması daha uzun bir süre alıyor. Bu nedenle samanyolu fotoğrafı çekmek için gece 11 ile sabah 3 arası ideal zaman dilimini oluşturuyor.
Genel olarak bu kriterler uygulandığında elimizde fena olmayan bir samanyolu fotoğrafı olmaması için hiçbir neden yok.
Birkaç denemeden sonra eksik olan ekipmanlarımı toparlayarak aysız gecelerde yabanın, kırların yolunu tuttum. Tripodumu kurarak karanlıkta samanyolunun peşine düştüm. Peki neden?
…
Gerçekleştirdiğim hobilere genellikle farklı işlevler yüklerim. Bisiklete binmek benim için spor olmadığı gibi minyatür taşlarla duvar örmek de öyle alelâde bir etkinlik değil. Bunlar kendi içinde ezoterik anlamlar barındıran; kendimi aradığım, sorguladığım, zorladığım, tanıdığım ve son olarak ifade ettiğim etkinlikler olma özelliği taşıyor. Samanyolu pozlamak bu özelliklerin her birini içerisinde muhafaza ediyor.
Samanyolu fotoğrafı çekmek için iyi bir planlama yapmak çok önemli. Fotoğraf çekilecek ışıksız bölge belirlenmeli, hava durumu ve meteoroloji radarları takip edilerek bulut ve nem durumu öğrenilmeli, ekipmanlar hazırlanmalı ve MUTLAKA hava kararmadan fotoğraf çekilecek yerde olunmalı. Bu, keşif yapmak ve güvenlik için çok önemli. Ve fotoğraf çekilecek yer bir köye yakınsa mutlaka köy eşrafına durum izah edilmeli. Gece yarısı fotoğraf çekerken köylü tarafından “define arıyorlar” diye şikayet edilen ve jandarmaya durumu açıklamaya çalışan bir arkadaşım var. Önceleri işim bitince geri dönerken araç üstü çadır edindikten sonra bu geceler ayrı bir önem arz etmeye başladı benim için. Dolayısıyla gerçekleştirilmesi gereken hazırlıklara kamp hazırlıkları da eklendi. Yiyecek içeceğin temini, kalın giysiler alınması (yaz mevsiminde bile bozkır geceleri oldukça soğuk olur), güvenlik için önlemler alınması gibi şeyler tamamlandıktan sonra yola çıkmak dışında yapılması gereken kalmıyor.
Mesai günü ise akşam üzeri, değilse sabahtan yola çıkmak ve çekimin yapılacağı yere ulaşmak “kendini aramaya, sorgulamaya” başlamak anlamına geliyor. Benim için avare gezilerde görüş alanımdaki flu alanda akan yol çizgileri, ağaçlar ve rüzgar sesi aslında içime, özüme ve kendime bir yolculuk anlamına geliyor. Düşünmek, sorgulamak, pişman olmak, huzur bulmak, kararlar almak, heyecanlanmak…
Yol bittiğinde sıra kamp kurmaya geliyor. Çadır hazırlanıp bagaj boşaltılıyor. Kullanılacak malzemeler kullanım sıklıklarına göre yerleştiriliyor. Bir parantez, bu tarz yerlerde fazla dağılmamak hemen toparlanıp araca girmeye hazır olmak gerekiyor. Çünkü samanyolu fotoğrafçılığı korkuyla oldukça yakından ilgili bir meşgale. Işıksız bir ortam isteyen bu etkinlik doğal olarak ateş yakmanızı engelliyor. Ateş yakmadığınızda da doğadaki “sevecen” dostlarınızın size yaklaşmak için gerekli cesareti toplamasına yardım etmiş oluyorsunuz. Bir gece ilerleyen saatlerde fotoğraf çekerken başımı kaldırıp kafa lambamdan çıkan kırmızı ışığa on çift çakal gözünden yansıyan ışığın karşılık verdiğini gördüğümde bu korkuyu epey derinden hissetmiştim. Nedendir bilinmez, bu korkunun bana iyi geldiğini hissediyorum. Şehir yaşamında, günlük rutinler içerisinde kimi zaman doğadan üstün olduğumuzu hissediyoruz, sıcak evlerimizin ve doğadan yalıtılmış şehirlerimizin konfor alanında kibirlenip kendimizi besin zincirin en üst halkasına yerleştiriyoruz. Bu korku bana insan olduğumu, doğaya uyum sağlamayı hatırlatıyor çoğu zaman.

Yemek ve hazırlık faslı sonrası bekleyişin başlaması…
Yemek ve yol yorgunluğunun atıldığı dinlenme faslı bittikten sonra bulaşıklar yıkanıp içerisinde besinlerin olduğu çantalar bagaja kaldırılıyor. Bu koku duyguları epey gelişmiş hayvanlara yerinizi belli etmemek için çok önemli bir işlem. Ve hatta ben ormanlık alanlarda yaptığım çekimlerde et gibi ürünler tüketmemeye dikkat ediyorum, öneriyorum.
Bu iş de bittikten sonra geriye ışığın iyice azalmasını ve samanyolunun doğuşunu beklemek kalıyor. En çok keyif aldığım bölümlerden biri bu zaman dilimi. Bu süreçte genellikle çadıra çekilip kitap okuyor ya da göğe bakarak düşüncelere dalıyorum. Karanlık ufaklığımdan bu yana ilgimi çeker. Hemen hepimizin salonun ortasına koltuk minderlerinden yaptığı evlerden farklı olarak ben dış cepheyi çarşaflarla destekler “kale”min içerisinde ışıktan olabildiğince arınmayı dilerdim. Gün ışığı elbette güzel. Keyifli. Güven veriyor. Fakat aynı zamanda yanıltıyor, aldatıyor, dikkat dağıtıyor. Karanlık insanı kimi zaman yüzleşmek istemediği gerçeklerle, kimi zaman almakta zorlanılan kararları almakla karşı karşıya getiriyor. Karanlıktan korkmanın bir yönünü daha keşfetmiş olduk. Vahşi hayvanlardan korkmanın dışında sanırım kendimizden, kendimizi keşfetmekten de korkuyoruz. İşte bu korkuyu aşmak, aşamasam da kabullenmek için samanyolu çekimi yapılan geceleri bir fırsat olarak görüyorum.
İşte aşağıda “çadırımdan taşan düşünceler” görülebiliyor.

Ve ardından beklenen saat gelip mesai başladığında çadırdan çıkmak, önce tripodu ardından kamerayı kurmak, kompozisyonu, ISO değerini, odağı, uygun f değerini belirlemek gerekiyor. Farklı açılar ve değerlerle yeterince fotoğraf çekildikten sonra bir diğer bekleme aşaması gelip çatıyor. Özellikle uykunuz yoksa ya da yıldızların verdiği heyecan uykunuzu kaçırmışsa ikinci bir düşünme, keşfetme seansı başlıyor. Bu kez ateş yakılabilir. Seansa tercihe göre güzelce demlenmiş bir kahve, single malt viski ya da stout bira da eşlik edebilir. Gün doğumuna kadar doğuda şafağın usul usul belirmesi ile karanlıkta kendini göstermeye başlayan kızıllığın tadını çıkarma zamanı. Geriye toparlanmak, güzel bir kahvaltı yapmak, korkunun üzerine gitmenin, keşfetmenin, verdiği huzuru yüreğinde taşıyarak şehre dönmek kalıyor.
2014 yılında paylaştığım Gökkuşağındaki Gerçek: “Siyah” isimli denemede J. von Fraounhofer’ı anlatırken kullandığım bir ifade bugün daha bir anlamlı:
Fraunhofer, siyahta ‘hiçlik’ olmadığını gösterdi ademoğluna. Aksine bilinmeyenlerin saklı olduğu bir hazine olduğunu anlattı renklerin büyüsüne kapılan dünyaya.
Samanyolu fotoğrafı çekmeyi sevmem sanırım benim ortaya çıkan üründen ziyade bizzat etkinliği gerçekleştirirken hissettiklerimle ilgili. Kendimi keşfetmekten, tanımaktan ve sevmekten korkmamakla ilgili. Üzerine gitmek, çabalamakla ilgili. “Siyahta yer alan” ve görmek için emek vermek gereken gerçeklerin peşinde koşmakla ilgili. Gündüzün sunduğu ve ulaşmanın oldukça kolay olduğu renkler yerine karanlığın içindeki hazinenin izini sürmekle ilgili. Hiçlik gibi görüneni keşfetmek, anlamak ve sevmekle ilgili.
15.09.2020
Aşağıya bu arayışın sonucunda ortaya çıkardığım hazinelerin bir kısmını bırakıyorum.






