Hemen her sene Eylül ayının ortalarında yüreğimde bir kaygı ve korku belirir. Saatimde, telefonumda, gördüğüm takvimlerde Eylül ayının sonuna yaklaşıldığını gördükçe artan bir kaygı ve korku… İlk kez 2011 yılının 1 Ekim’inde tattığım duygular.
1 Ekim 2008, babamı kaybetmiş olmanın yanı sıra bir önem arz etmiyordu. Ancak 1 Ekim 2010’da dedemin de “aynı neden”le vefat etmesi 2011 yılındaki 1 Ekim’de bu duyguları hissetmeme neden oldu.
Acaba bu kez hangi yakınım ölecek?
Dışarı çıkmaktan korkmak…
Kaybetmekten korkmak…
Ölmekten korkmak…
1 Ekim benim için önemli gün. Her sene 1 Ekim öncesinde oturup düşünür, kendi içimde belli mülahazaları evirip çeviririm. Ancak son bir yıldır, görüşümü engelleyen o “duygu” perdesi aralanıyor. Olaylara ve durumlara daha gerçekçi bakabilir hale bakıyorum. Baktıkça da babam ve dedeme saygısızlık yaptığımı görüyorum. Neden mi?
Yıllarca onları kaybetmeme değil, onların sunduklarını kaybettiğime üzüldüğümü anlıyorum yeni yeni. Sundukları imkanlar, güven, maddi destek… Ve bunları artık sunamadıkları için onlara yer yer kızdığım, sitem ettiğim için iğreniyorum kendimden. Ve işin ilginç yanı, aradan on küsur yıl geçtikten sonra gerçekten, samimi şekilde onları özlüyorum. Onların sahip olduklarını ya da sunduklarını değil, bizzat ve sadece onların varlığını. Bu hiç kötü bir duygu değil. İnsana mutluluk ve heyecan veren bir şey. Onlarla ilgili akılda kalan anıları zihinde tekrar tekrar görmek, bazı günlerde rüyalarına teşrif etmeleri. Güzel şekilde teşrif etmeleri… Gidişleri ile kafama yıkılan dünyanın molozlarını temizleyip, kurduğum yeni dünyayı onlara gösterme isteği.
1 Ekim benim göğsümde onurla taşıdığım ve ömür boyu da taşıyacak olduğum en önemli sıfata eriştiğim gündür. 1 Ekim benim yetim olduğum gündür. Bu terim sıklıkla yanlış kullanılır, ajitasyona ve hatta manipülasyona kurban gider. Özellikle dini cemaatlerin “yardım” düzenekleri, siyasetçiler sıklıkla diline pelesenk eder yetimliği, eğer duygu sömürüsünden umdukları şeyler varsa.
Onlara kızmak yersiz. Ben henüz yetimliğin ne olduğunu yeni yeni anlarken…
Şu konuda bir beyin fırtınası yapalım: Bir insan düşünün. Tüm yaşam düzeni oturmuş, mesleğini eline almış, ailesini kurmuş ve belki çocuğu bile olmuş. Ve ardından babasını kaybetmiş. Bu bir insanı yetim yapar mı? Bu insan için ancak ve sadece “babasını kaybetmiş” denir. Yetimlik onuruna erişmek için kaybetmenin, korkunun ve savaşmanın gerektiği o ateş çemberinden geçmek gerekir. Genç yaşta bu durumla karşılaşmak, o yokluğu ve tek başınalığı anlamak gerekir.
Peki bir insanın babasını kaybetmesi bu kadar kötü bir şey midir? Diğer bir ifadeyle “normal” olan her insanın bir gün babasını kaybedecek olması değil midir? Elbette herkes babasını kaybettiğinde bir hüzün ve üzüntü yaşayacak. Özleyecek vesaire. Burada acı ya da kayıp yarıştırmak gibi bir niyetim yok. Her kayıp, her ölüm acıdır, yas gerektirir. Özlem içerir. Ancak her babası ölenin neden yetim olarak tanımlanamayacağı sorusunun yanıtı başka bir şeyde gizli.
…
Yetimlikle tanıştığımilk günlerde garip gelecektir ki kendimi çok kötü hissetmedim. Çevremde insanlar vardı. Yardım öneren, nasihat eden, hal hatır soran, önemsediğini gösteren insanlar. Ancak gün geçtikçe kendi ailemdekiler bile bu ilgiyi zamanla kesti. “Tek başına olmak” nedir? Üzerine bolca edebiyat yapılır. Yalnızlıkla ilişkilendirilir. Ancak yetimler “tek başına olmak” nedir, çok iyi bilirler. Özellikle Türkiye gibi bir doğu toplumunda yaşam sizi sürekli “arkanızdakilerle” değerlendirir. Yükseköğretim yurt başvurularında, mülakatlarda, sınavlarda hemen her şeyde ve hatta karşı cinsle ilişkilerinizde bile “eee anlat bakalım baban ne iş yapıyor?” sorusu ile karşı karşıya gelirsiniz. “Tanrı sizlere ömür versin.” dediğinizde “Oooo başın sağolsun” gibi birçok lüzumsuz ve samimiyetsiz laf ile karşılaşırsın. İşte bizim gibi liyakat yerine sosyal ağlar üzerinden yürüyen sistemlerde yetimler kendini her sınavda, mülakatta, yol ayrımında ve başlangıçta yapayalnız hisseder. Umutsuzluğa kapılır.
Bir yetim tek başına olduğu için çok şey kaybeder. Normal bir insanın yokluğunu anlayamayacağı şeyler. Mezuniyet törenlerine katılmamak, üniversite kayıtlarına yalnız gitmek, bayramlarda aile evi yerine şehitlikleri ve huzur evlerini mesken tutmak. Yaşama ve geleceğe umutla bakamamak. Hayal kuramamak. Diğer yandan bu tek başınalık genç yetimlerin omzuna bir “korku” yükler. Kaybetme korkusu. Zaten binbir cefa ile ulaşılan ufacık şeyleri bile kaybetme korkusu. İnsanları kaybetme korkusu.
Ancak öyle bir yer gelir ki etrafına bakar ve şunu söylersin:
Hiçbir şey umurlarında değil.
Adil davranmıyorlar.
Beni görmüyorlar.
Burada bir yetimin önüne iki adet yol çıkar. Birbirinden çok farklı meskenlere götüren iki farklı yol. Biri sinmek, kaderci davranmak, yetinmek ve susmak. Bu yol hakkında konuşamayacağım. Çünkü ben diğer yolu seçtim. Kayıplar, adaletsizlik, görmezden gelmelerin beni sürüklediği yolu: Öfke ve savaş yolunu.
Bu yol “kaybetmenin, korkunun ve savaşmanın gerektiği o ateş çemberi”nden geçer. Kaybeden, görülmeyen, umursanmayan “çocuklar” tek başına kaldıkları için çevrelerini ve adaletsiz düzeni suçlar. Öyle ki torpil ve adam kayırmacılıkla bir yerlere gelen yakınlarına bile kılıç çeker. Toplumu, etrafındaki herkesi muhtemel düşman olarak görür. Sevemez, güvenemez, akışına bırakamaz… Kaygıyla yaşar. Gelecek kaygısı. Yarının kaygısı. Sahip olunan her şeyi kaybetme kaygısı. Verilmesi gereken savaşların, istenilen ve üzerine hayal kurulan şeylerin elde edilmesi için dökülmesi gereken kanların getirdiği kaygı. Kimilerinin hiç yorulmadan elde ettikleri şeylere savaşarak sahip olabilmek zamanla toplumdan koparır bizleri.
Diğer yandan bu savaştan sağ çıkan şeylere yönelik korumacılığımız hiçbir zaman anlaşılmaz insanlar tarafından. Öfkemiz yadırganır ve eleştirilir. Ve hatta kimi zaman kendimizi ve elimizdeki seviyor olmamız, savaşlardan çıkmanın verdiği özgüvenle yürümemiz bile kimi dangalaklar tarafından “narsistlik”le özdeşleştirilir. İzah edemezsin, anlatamazsın ve susarsın. Bu tek başınalık insanı yalnızlığa, kedere, hüzne ve daha çok öfkeye sürükler. Kendini içinden çıkamadığın bir boşluğun içinde hissedersin. O günlerin hatırasını hala her gün boynumda taşıyorum. Arada bir gömleğimin üzerinden elimle yoklayıp, verdiğim savaşı hatırlıyorum. Ve düşünüyorum:

Ya bu boşluktan çıkamasaydım?
Ya ömür boyu o ateş çemberinde yel değirmenleri ile savaşarak ömrümü heba etseydim?
Ya bunun farkında olmadan, doğru yaşamın bu olduğunu düşünerek sevmenin, paylaşmanın ve güvenebilmenin verdiği sıcaklığı hissetmeseydim yüreğimde?
Ya zırhımın parlaklığına ve korumasına aldanıp bir ömür çıkarmasaydım üzerimden?
İşte sevgili dostlar, yetimlik öyle basit mesele değildir. Babasını kaybeden yetim değildir. Yetimlik, her şeyini kaybedip hiçbir şeyin olmadan boşlukta yaşamaya mahkum olmak ihtimalidir.
…
Peki bunları nasıl söylüyorsun? O ateş çemberinde yürüyen insan gibi değil de çıkmış gibi konuşuyorsun? denildiğini duyar gibiyim. Evet çıktım. Bir kaç sene önce öfke ve kaygıyla dolu o zor yaşamı terk ettim. Savaşı bıraktım. Birinin sayesinde… O olmasa bu savaştan çıkacak şartlara ulaşamaz, yok olur giderdim. Mustafa Kemal Atatürk… Ve yetimlik bu gereksiz varlığımın Ulu Önder’le paylaşabildiği tek vasıftır.
Mustafa Kemal Atatürk sayesinde yıllarca başı bozuk bir aile tarafından yönetilen bu topraklar Cumhuriyet’le, demokrasi ile, laiklik ve liyakat ile tanışmıştır. Devlet artık belli bir dinin, mezhebin, ailenin tekelinde değil, bizzat halkındır, hak edenindir. İşte ben o ateş çemberinden Mustafa Kemal Atatürk sayesinde çıktım. Onun getirdiği Cumhuriyet düzeni sayesinde. Her ne kadar içine etmiş, sulandırmış, zamanla cemaatlerin eline terk etmiş olsak da ben savaşarak, tırnaklarımla kazınarak bu sistemde kendime bir yer elde edip yaralarımı sarma fırsatına kavuştum. Görevimi, yaptığım işi önemsememin yanında, savsaklayan ve gereken önemi vermeyenlere karşı eleştirimi nerede olursa olsun dile getirmemin sebebi budur. Diğer yandan Mustafa Kemal Atatürk bizler için manevi bir babadır. Bir süredir Anıtkabir, benim için bir devlet büyüğünü ziyaret değil, babamın mezarını ziyaret vasfı taşır.
Anıtkabir demişken… Orada bir kişinin büstünü daha ziyaret ederim. Toplumda genellikle bu yönüyle bilinmeyen ancak bizlerin “Yetim Babası” olarak tanıdığı birini. Kazım Karabekir Paşa’yı… Savaşın ve ölümün bolca yaşandığı günlerde Kazım Karabekir, bu süreçte hiç görülmeyen bir topluluğa ışık olur. Yetimlere. Babasız kalmış bu yavrulara kol kanat gerer. Eğitimlerini ve yaşamlarını üstlenir. Onlara ışık olur. Sadece Türk yetimlerine değil, Ermeni yetimlere de kucak açar. Kendisi bu konuya ilişkin görüşlerini şu şekilde ifade eder:
‘’Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır: En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur.Ana ve babalarını harb-i umuminin herhangi bir herc ü mercinde kaybetmiş binlerce yetim ve öksüz masumları Erzurum’un sine-i merhametine sığınmış buldum. Fakat çıplak ve sefil… Şark-ı Anadolu’da beni bekleyen namütenahi ve hassa işlerin çokluğuna ve güçlüğüne rağmen bu yavruları büyük bir şefkatle bağrıma bastım ve Şark’ın bütün yetim ve öksüzlerine hakiki ve pek şefik bir baba oldum. Benim gibi rakik kalplerin sağ-yi müşterekleriyle Erzurum’u ebediyen şenlendirecek leyli mekteplerde bu çocuklarımı mesud ve bahtiyar kıldım.”
İşte ben, bu zihniyet ve merhamet ile kurulan Cumhuriyet sayesinde hırpalanmış benliğimi o savaştan çıkarma şansına eriştim. Ama henüz işim bitmedi. Eğer bir kardeşimi daha bu savaştan çıkarabilirsem, ve hatta imkanım dahilinde o savaşla yüzleşmesinin dahi önüne geçersem, kendini tek başına hissetmeden yaşamasına vesile olabilirsem, bu yaşamdan boşuna gitmemiş sayarım kendimi. Kardeşlerim olarak gördüğüm tüm bu yetimler, toplumdaki her katmandan değerlidir benim için. Kader yoldaşlarım ve silah arkadaşımdır hepsi. Yaşımız ilerliyor. Dolayısıyla konu babalardan açıldığında olumsuz yanıt alırsam ilk sorum “Kaç yaşında kaybettin?” olur. Karşımdakinin “babasını kaybetmiş” herhangi biri mi yoksa bir yetim kardeşim mi olduğuna böyle karar veririm.
…
Peki ne yapmalı? Yetimlik eğer gencecik çocukların yaşamda tek başına kalıp hayallerinden vazgeçmesi, yoksunluk ve yoksulluk ile mücadele etmesi ise önce yoksulluğu bitirmeli. Büyükleri bilmem. Ancak hiçbir çocuk yoksulluğu hak etmez. Kaliteli, nitelikli bir eğitim almayı, hayaller kurabilmeyi, sevmeyi, paylaşmayı ve topluma güven duymayı hak eder. Onlara bu imkanları sunmak boynumuzun borcudur. Bunu yapan bir kurum var. Darüşşafaka. Yıllardır Anadolumuzun yetimlerine liyakat usülüne göre yuva oluyor, eğitimlerini üstleniyor. Bu kuruma sahip çıkmalı ve yaygınlaştırmalıyız. Yetimleri, onları suistimal eden cemaat ve tarikatler elinden kurtarmalıyız.
Yarın yine 1 Ekim. Yine içimde artık olabildiğince törpülesem de o eski korku ve kaygının kırıntılarıyla sokağa çıkacağım. Bu savaştan sağ çıkmanın sevinciyle, belki de hiç çıkamayacak olanlara yönelik farkındalıkla yaşamaya devam edeceğim. Bu sözleri İsmet İnönü’nün Kazım Karabekir’e yolladığı mektupla bitirmeyi uygun gördüm. İşte yaşamımın sonunda bu “payidar ve ebedi”i işi bir şekilde yerine getirmiş olmak, en büyük övünç kaynağım olacaktır.
Dünya’nın her yerindeki kardeşlerime saygıyla… Onlara bir şarkıyla selam etmek uygun olacaktır:
“Kardeşim, senin Okulların ve senin Şehid Çocukları’nın menkıbelerini işiterek, öğünüyor ve gurur duyuyorum. Fotoğrafları, işittiklerimden daha iyi ve daha olağanüstü işler yaptığını gösteriyor. İçimizde, senden daha olumlu ve daha payidar ve ebedi iş yapanımız var mıdır? Gürbüz, akıllı ve tahsilli çocuklar, geleceğimiz için güçlü bir dayanak olacaktır…

30.09.2020
Eskişehir


“1 Ekim, Yetimlik ve Yetimler üzerine” için bir cevap
[…] yazının konusu baba özlemi, ata özlemi ya da yetimlik değil. Onlar üzerine de yazdım önceleri. Bu yazının konusu tam da bunlar üzerine yazmamak aslında… Her şeyin geçmesi, […]
BeğenBeğen